'Devlet emrinde çalışan katiller' kimin sözü?

Basın Tarihi’nin peşinde koşmanın sayılamayacak kadar hüznü ve sayılamayacak kadar faydası var. Hem Türkiye’ye hem medyaya otopsi yapabiliyorsunuz.
 
***
 
Otopsilerden bir iki örnek vereyim... Muhalefet, yaşadığımız kâbustan kurtulup “Güçlendirilmiş parlamenter sisteme” dönmeyi vaat ediyor. Bu lafı duyar durmaz benim aklıma Faili Meçhul Cinayetler Komisyonu Raporu. Lockheed askerî uçak rüşvet olayını araştıran komisyon raporu.... Susurluk Komisyonu Raporu geliyor.
 
Satır satır bildiğim bu üç raporun ortak bir özelliği var; üç rapor da Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul’una inemedi. Hangi irade bu raporların genel kurulda görüşülmesini engelledi? O ve benzeri iradelerin belini kırma hedefi de muhalefetin vaatleri arasında mı?
 
***

O otopsiye bir de medya için örnek vermek isterim. Yapılan bir haberin sonrasında o konuyla ilgili tüm gelişmeleri de takip etmeye fikr-i takip diyoruz. Şunu rahatça söyleyebilirim, Genel Kurul’a indirilmeyen raporların içeriği hakkında sürekli bir takip söz konusu olsaydı, şimdi susturulmuş görünen Sedat Peker’in ifşa ettiği ve kanserli bir vücudun metastazlarını anımsatan skandallar yeniden yaşanmazdı.
 
O zamanlar hiç olmazsa komisyon kuruluyor, raporlar hazırlanıyormuş, şimdi siyasal arsızlık ve yüzsüzlük o raddeye geldi ki, tükürüğe yağmur muamelesi yapılıyor. Çok hızlı bir çöküş ve çürüme var.
 
***
 
Andığım o üç raporda aslında sürekli metastaz yapan bütün kanserli hücrelerin tanımı ve resmi var. Onlardan birini Susurluk Komisyon Raporu eklerinden bulup çıkarmış, ilk kez 14 Ağustos 2004'te, Sabah gazetesinde Prizma köşesinde yayınlamıştım. O eski yazımı bir kez de 23 Ocak 2008 tarihinde Star gazetesinde başyazı olarak yayınladım... Yeniden hatırlatmamın geçmişe otopsi yapma açısından yararlı olacağını düşündüm.
 
*** 
 
“Devlet emrinde çalışan katiller”
 
“Susurluk skandalı. Yaklaşık on yıl önce patlak veren şu korkunç skandal.
 
İsterseniz bunu TBMM’deki Susurluk Komisyonu’na ifade veren o dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı’nın anlatımından öğrenelim:
 
‘Neticede PKK’nın ve diğer örgütlerin destekçisi aktif unsurların susturulduğunu, daha sonra faaliyet gösterilecek zemin kalmayınca resmi görevli ve sivil kişilerden teşekkül ettirilmiş olan bu grupların kendilerine menfaat temini uğruna mafya türü birtakım yasadışı faaliyetlere giriştiklerini...
 
Bu grupların Emniyet, MİT ve JİTEM içerisinde ayrı ayrı oluştuğunu, Emniyet içerisinde Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’a bağlı Özel Harekât Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin’in başkanlığında özel harekatçılardan ve Korkut Eken’e bağlı sivillerden, MİT içerisinde Mehmet Eymür’e bağlı özel harpten geçmiş subaylar ile aşırı ülkücü ve mafya denen insanlardan, JİTEM içinde kendilerine bağlı kişilerden teşekkül ettiğini...
 
Güneydoğu’da eleman olarak kullanılırken daha sonra bu gruplar içinde en büyük para tahsilatçısına dönüştüğünü, Yeşil’in şu anda MİT içinde Mehmet EYMÜR ve arkadaşları tarafından resmen eleman olarak kullanıldığını, Ege Bölgesi’nde JİTEM’e bağlı Yüzbaşı Sinan Yaşar ve bazı astsubayların mafya ilişkilerine giriştiklerini, bunların ve Ankara Jandarma İstihbarat görevlisi binbaşı Ali YILDIZ’ın mafya örgütleriyle de görüşerek menfaat temin ettiklerini, Kocaeli Jandarma Alay Komutanı Veli KÜÇÜK’ün mafyacılarla sıkı diyaloğunun olduğunu...’

 
***
 
Dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı’nın resmini çizdiği bu ‘Susurluk Skandalını’ dönemin Cumhurbaşkanı nasıl değerlendiriyordu?
 
İsterseniz gene onu da TBMM’deki Susurluk Komisyon Raporu’ndaki bir belgeden öğrenelim.
 
3 Kasım 1996 günü Susurluk olayı patlak verir.
Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı, Necmettin Erbakan Başbakan ve Mesut Yılmaz ana muhalefet lideridir. 12 Kasım günü Mesut Yılmaz Cumhurbaşkanı’nı ziyaret eder.
 
13 Kasım 1996 günü Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Necmettin Erbakan’a ‘kişiye özel’ ibaresi ile bir mektup yazar.
 
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, dönemin başbakanı Necmettin Erbakan’a yazdığı mektup aynen şöyledir:
 
‘Sayın Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Başbakan
Ankara 12 Kasım 1996 tarihinde ziyaretime gelen ana muhalefet partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz bana özetle aşağıdaki hususları intikal ettirmiştir:
 
‘Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde Özel Harekât Dairesi vardır.
Aldığımız duyumlara göre bu dairenin bazı elemanları, “uyuşturucu, kumarhane, haraç ve adam öldürmesi” gibi işlere karışmaktadır.
 
Son olay bunun vehim olmadığını, hatta sanıldığından da kötü olduğunu göstermiştir. Ömer Lütfi Topal’ı öldürenlerin itirafı fevkalade enteresandır.
 
Bu kişiler suçu itiraf ettikleri halde Ankara’ya celbedilmişler, halen serbest gezmektedirler.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde her türlü doküman hazırdır.
 
Aşiret reisi, devleti kullanmaktadır. Devlette görevli olan bazı kişilerin Özel Harekât Dairesi Başkanı İbrahim Şahin’den talimat aldıkları ve bunun İçişleri Bakanı dahil birtakım yüksek yerlerin bilgisi dahilinde olduğu söylenmektedir.
 
Suça karışan asgari 100-120 kişi vardır. Bunlar, devlet emrinde çalışan katillerdir.
Bu işin devlet çapında soruşturulması lazımdır.
 
Buna seyirci kalınırsa, demokrasinin işleyeceğinden şüphe ederim.
 
Bunların meydana çıkarılması halinde, devletin zarar göreceğinden de endişe ederim. Normal devlet mekanizmasına güvenim yoktur.
 
Devlet Denetleme Kurulu böyle bir şeyi üstlenebilir.’
 
Bu sözler üzerine ben kendisine;
 
“Devlet Denetleme Kurulu’nun bu çeşit iddiaları araştıracak bir yapıya ve kadroya sahip olmadığını, bunları hükümete intikal ettireceğimi, bir ülkede birden fazla hükümet varmış gibi bir durum olmaması icap ettiğini, benim devlet anlayışımın gereğinin bu olduğunu, varsa birtakım kötülüklerin ortaya çıkması gerekeceğini bunun devlete zarar vermeyeceğini, aksine devleti güçlendireceğini” söyledim.
 
Ana muhalefet partisi Genel Başkanı tarafından ortaya atılan bu iddiaların çok ciddi olduğu kanaatindeyim.
 
Bunların tetkik ve tahkik ettirilerek gereğinin ifasını rica ederim. Süleyman Demirel’
 
***
 
Mektubun içeriği, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1996 yılı itibariyle hangi vahim noktada olduğunu yoruma yer bırakmayacak kadar açık yansıtıyor.
 
Peki aradan bunca yıl geçtikten sonra durum nedir?
 
Devlet kendi içindeki çeteleşmeden arınmış, bunu doğuran bataklıkları kurutmuş ve bünyesindeki Susurluk Çetesi’ni tümüyle yakalamış mıdır?
Susurluk Çetesi’nin ne olup olmadığı, kimlerden oluştuğunu, ne gibi icraatlarda bulunduğu, kısacası çetenin tüm faaliyetleri, elemanlarının kimlikleri, devletin arşivinde duruyor.
Peki, buna rağmen neden tümüyle temizlenmiyor?
Bu grubun temizlenmesini hangi güç engelliyor?
 
Devleti oluşturan yasama, yürütme ve yargı ne yapıyor?
 
Mesut Yılmaz’ın “meydana çıkarılması” halinde “devletin zarar göreceğinden” korktuğu, “devlet emrinde çalışan katiller" hala herkesten daha güçlü olmaya devam mı ediyor?
 
***
 
Bu sorulara bugüne kadar maalesef hiç yanıt alamadık, bakalım bundan böyle alabilecek miyiz?
 
Susurluk yeniden gündeme gelince, insan yıllarını alıp götüren eski belgeleri ve soruları da adeta bir refleks olarak hatırlıyor.”

Bu yazı Platform 24'ten alınmıştır

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.