Erdoğan oyunun kurallarını Suriye'de keşfetti

Erdoğan, emperyal yayılma politikasını Suriye ve Irak’tan sonra bir adım daha genişleterek Libya’ya taşıdı. İç kamuoyuna dönük polemiklerinde, kendisini Mustafa Kemal’in yerine koyarak, onun yapamadığını yapacağım, yarım bırakılan bir işi tamamlayacağım dercesine Libya’nın bir milli mesele olduğunu öne sürdü.

Erdoğan’dan ikinci bir Atatürk çıkar mı, çıkarsa da bunun Türkiye’ye ne faydası olur ayrı bir tartışma konusu, fakat Erdoğan milliyetçilik ve İslam ile bezeli yeni bir devlet, yeni bir rejim, yeni bir ulus yaratma yolunda saldırgan politikalarında Libya ile yeni bir pencere daha açmış oldu.

Daha düne kadar Suriye, Esad, Türkiye’nin ve Erdoğan’ın en başat gündemiyken, bunlar neredeyse ikinci üçüncü sıraya geriledi. Hatta Esad ile dolaylı temaslar artık Moskova’da istihbarat şeflerinin buluşmasıyla diplomatik ve askeri bir boyut bile kazandı.

Erdoğan’ın YPG ve Rojava için sarf ettiği açıklamaları dinlediğimizde ise, Kuzey Suriye’de Kürtlere karşı savaşın bir ömür süreceği duygusu hakimken, şimdi yeni düşman olarak tanımlanan Libya’lı general Hafter ve Libya’daki ikili yapı Erdoğan’ın milli sorunu haline geldi. Dünyadaki kriz ve çatışma bölgelerine müdahil olup buradan kendi payına artık ne düşerse kapmaya çalışan Erdoğan’ın Şam’da Emevi Camii’nde namaz kılma hayalleri yerle bir olduktan sonra, şimdi bakalım Trablus cephesinde hangi hayallerini gerçekleştirebilecek. 

Hayallerle gittiği savaş ve kriz bölgelerinde hedeflerini yüzde yüz gerçekleştiremese de, tamamen elinin boş döndüğünü söylemek de gerçekçi olmaz. Dış politikada “kıl koparsam kardır” prensibi “su akar Türk bakar” politikasıyla yer değiştiğinden beri, gerek Suriye gerek Irak gerekse şimdi Libya’da bölgesel düzeyde emperyal bir oyun kurucu olma hevesiyle Erdoğan buralarda sürekli ve kalıcı olmanın koşullarını oluşturmayı deniyor. En azından gittiği yerlerde kalıyor, rahat etmese bile kimseye de rahat vermiyor.

Libya macerasını, siyasal ve dış politika yorumcuları şimdiye kadar birkaç noktadan analiz etti. Birincisi, Erdoğan ve AKP ile büyümeye, gelişmeye, nüfuz ve etki sahibi olmaya başlayan yeni sermaye sahipleri için Türkiye iç pazarının artık yetmemesi, sermaye birikimi ve kârlılığı bakımından yeni “topraklara” ihtiyaç duyması, Erdoğan’ı Libya’ya yöneltti. Yani Erdoğan Türkiye’deki İslamcı sermayenin kapitalist hedeflerini gerçekleştirmesi için Libya’yı milli mesele olarak gördü. Bu, ekonomi politik boyutunu anlamak açısından duruma açıklık getiren bir yaklaşım.

Erdoğan’ın Feyaz Sarrac ile yaptığı antlaşmaya göre, Türkiye Libya’dan doğal gaz ve petrol alıp Türkiye’ye getirebilecek. Alman Zenith Magazin’e bu konuda “Erdoğan’ın en yeni savaşı” başlığıyla geniş bir yorum kaleme alan Mirco Keilberth’e göre, Libya bölgedeki çatışmalar arasında en tehlikelisi.

Türkiye’nin akdeniz havazasında yapmış olduğu doğal gaz ve petrol arama çalışmalarına ek olarak şimdi de Libya’ya asker gönderme kararının gerisinde yatan amaç, buradaki petrol ve gazdan pay alma savaşına dahil olmak. Bu açıdan, Keilberth’e göre Türkiye’nin Libya’ya asker gönderme kararı, zaten oldukça tehlikeli olan bir bölgeyi daha da karmaşık ve tehlikeli hale getirecek bir boyutta.

Meselenin bir başka boyutu Erdoğan’ın daha çok ideolojik saiklerle hareket ettiği yönünde. Buna göre Erdoğan’ı güdüleyen şey, İhvani Müslim’ci İslam anlayışı. Erdoğan bu anlayışın, Mursi ile Mısır’da iktidarı kaybetmesinden sonra, bu hareketin tamamen yok olmaması, varlığını, etkisini sürdürebilmesi için Libya’ya yöneldi ve bir başka İhvanı Müslim’ci olan Sarrac’ı desteklemeye başladı. 

Neden-sonuç ilişkileri üzerinden yapılan analizler elbette her zaman iyi bir yöntem. Fakat Türkiye ve Erdoğan örneğinde can alıcı olan, nedenlerden ziyade nasıl soruları. Nasıl oluyor da Erdoğan, AKP-MHP ittifakı, daha 2016’daki darbe girişimi sonrasında ciddi kırılmalar yaşamış, askeri ve ordu gücü zaafa uğramış, bürokrasisi darmaduman olmuş, ekonomisi batmış, kısaca siyaset bilimcilerin “eksik devlet” tanımına uygun düşen bir durumdayken yabancı ülke topraklarına asker gönderebiliyor, çatışmalı ve kriz bölgelerine müdahil olabiliyor?

Ve nasıl oluyor da Erdoğan, yabancı ülke topraklarına, -davetli veya davetsiz- bu kadar rahat girmeyi göze alabiliyor? Cesaretle açıklanaması pek mümkün olmayan bir durum, çünkü attığı her adım ileride başının daha çok belaya girmesine yol açacak sonuçlar doğuruyor.

Öyleyse sorunun cevabı için başka yere bakmak gerekir. Erdoğan, genel olarak Suriye iç savaşına ve özel olarak Rojava üzerinden Kürtlere karşı başlattığı yayılmacı, emperyal saldırılarında önemli deneyimler kazandı. 

Birincisi, uluslararası güçlerle yürütülecek diplomasi deneyimini artırdı ve uluslararası güç ilişkilerini daha yakından hem de deneyerek tanıma fırsatı kazandı, bu alandaki açıkların, fırsatların ve işleyişin nasıl olduğunu öğrendi. 

İkincisi ve belki de en önemlisi, kimsenin uluslararası hukuka sadık kalmadığını, bunun sadece prosedürlerden ibaret olduğunu ve yaptırım gücü olmayan bir alan olduğunu öğrendi. Daha somut söylemek gerekirse Erdoğan, Suriye’de savaşa taraf olduğu dönemden beri, uluslararası hukuk kural ve teammüllere aykırı eylemlerinin cezasız, yaptırımsız kaldığını öğrendi.

Rojava ve Kürtler özelinde başlatmış olduğu işgal girişimlerinde, -Afrin, Cerablus, Girê Spi, El Bab, Cerablus vb- uluslararası güçlerin ve başta AB olmak üzere bölgesel güçlerin Erdoğan ve Türkiye’ye herhangi bir yaptırım veya ceza vermediğini deneyerek gördü. Yani, artık bana kimse birşey yapmaz fikri iyice pekişti.

Üçüncüsü ise, yıllardır dillerden düşürülmeyen Türkiye’nin jeostratejik konumunun önemini ve vazgeçilmesi kolay olmayan bir NATO partneri olmasını, dış politikada ve uluslararası güç ilişkilerinde aktif bir koz olarak kullanmayı öğrendi. Ve sonuç alıcı olduğunu gördü.

Bugün Türkiye ile doğrudan komşusu bile olmayan Libya’ya kadar gidebilmesi, buradaki iç savaşın bir tarafı olması, petrol ve gaz paylaşımında söz sahibi olmaya çalışması ve pay kapmak istemesi, Akdeniz havzasındaki dengeleri bozma girişimleri, tüm bunların hepsi artık yapanın yaptığının yanına kar kaldığı bir uluslararası düzende, hukukun ve teammüllerin olabildiğince esnetildiği bir sistemde, kuralsızlığın ve keyfiliğin hakim olduğu, cezasızlığın ve yaptırımsızlığın geçer akçe olduğu koşullarda, mümkün olabildi. Ve Erdoğan bunların hepsini bizzat Suriye ve Kürtler üzerinde test ederek öğrendi. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.