‘Ulusağcı’ ve ‘ulusolcu’ çoğunluğun bu sorulara cevabı asla olmayacak

Elhamdülillah, memleketin içinde bulunduğu çukurun günahı nihayet sicile geçti: İktidara zamanında destek vermiş olan demokrat/liberal azınlık! Sicil kütüğü, ulusağcı ve ulusolcu çoğunluğun uhde ve tasarrufunda. Çoğunluğun dışında kalanlar kabaca bir avuç mütedeyyin ile HDP seçmeni. Sicil muamelesi aybaşında Paris’te tertip edilen bir toplantıda siyasî İslâm, Avrupa Birliği, memleketin tâdilâtı meselelerinde sarf edilen birkaç cümle münasebetiyle icra edildi. Ve böylelikle memleket meseleleri neredeyse külliyen halloldu.

Aynı vesileyle, onyıllardır demokrat/liberallere hakaret eden çoğunluk, içinde bulunulan çukurdan bir gün belki kurtulmak için yapması gerekenlere dair hiçbir şey yapmıyor olmasına, aksine çukura fena hâlde alışmakta olmasına dört dörtlük bir mazeret bulmuş oldu.  Ne de olsa “AB/ABD emperyalizmi” hikâyeleri ahali tarafından yeterince anlaşılır değildi…

Bu ucuz kahramanlığın ardında, aslında pek bir şey yok. Neden iki asırdır devletin kalbinden tardedilmiş olan siyasî İslâm iktidar olabildi? Neden Cumhuriyetin siper mahiyetindeki gericilik/bölücülük kırmızıçizgileri memleketin gelişmesinin önündeki duvarlar hâline geldi? Neden memleketin yerel dinamikleri değişim, dönüşüm ve demokrasi için dış dinamiğe muhtaçtı? Neden siyasî İslâma yegâne alternatif olarak yeniden piyasaya sürülen Kemalizmin var ettiği azametli kurumlar siyasî İslâmın bir omuz darbesiyle yerle bir oldu? Neden siyasî İslâma düşman olanların hatırı sayılır bir bölümü bugün rejimin sofrasında olmaktan utanmaz, ona biat etmekte beis görmez, becerdiği rezillikleri sineye çeker, hatta olumlar oldu? Neden bugün Müslüman mahallesinden olmayıp rejime biat edenlerin alayı AB, ABD ve demokrat/liberal düşmanı? Ezkaza Kemalizm yeniden iktidar olursa memleketin kadim meseleleri tekrar masaya geldiğinde kim, nasıl bir siyaset izleyecek?

Ulusağcı ve ulusolcu çoğunluğun bu sorulara cevabı yok. Akıllarına bile gelmez. Demokrat/liberallere atfettikleri üstakıl, rejime atfettikleri melânet ve her ikisine duydukları nefret onlara Türkiye’yi hatta kainâtı açıklamak için kâfi. Hatta bunlar için bu soruların soruluyor olmasının müsebbibi de o bir avuç kanaat önderi.   

Ne var ki hayat öyle değil. 2001’de başlayıp 2013 öncesine kadar inişli çıkışlı devam eden ve şimdi kapanmış olan reform parantezini başlatan önceki koalisyon hükümeti, AKP,  demokrat/liberaller ve Avrupa Birliği dinamiği sayesinde memleketin DNA’sı bir daha eski hâline gelmeyecek şekilde değişti. Ezberlerin istisnasız hepsine dokunuldu, kimi tamamen bozuldu, kimi ciddî yara aldı, kimi altüst oldu ama hepsi çığırından çıktı. Ulusağcı ve ulusolcu çoğunluğun körü körüne sahiplendiği kırmızıçizgiler, siperler, ezberler darmadağın oldu. Temcit pilavı kategorine terfi etmiş olan “yetmez ama evet” duruşunun öznesi, 12 Eylül 2010 referandumunun içeriği de dağılan ezberlere dâhil. Baskın Oran’ın aynı konu üzerine Perşembe yazısı tekraren okunabilir.

En temel ezber, irtica ve şekâvet, günümüzdeki tâbiriyle gericilik ve bölücülük, yani Müslümanlar ve Kürdlerin kamusal alanda yaşatılmaması, Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu derecede hırpalandı. (Bu iki kitleye kırmızıçizginin dahî berisinde kalan ve artık kitle olarak yok edilmiş Gayrimüslimleri de dâhil etmek gerekiyor).

Müslümanlar ile Kürdlerin ve onların açtığı hafıza yatağından Gayrimüslimlerin, kamusal alana, siyaset sahnesine, şiddet içermeyen birlikte var olma yoluna girmeleri, ya da diğer vatandaşlarla eşitlenmeye başlamaları kitlelere kalıcı meşruiyet taşıdı. Bugün “Kürd meselesi var mı yok mu” tartışması dahî bu sayede nispeten kansız cereyan edebiliyor. Yarın bir gün siyasî İslâm şu veya bu şekilde iktidardan gidince Müslümanlar, kamusal alandaki varlıklarına şimdiki şedid ve yasa düşmanı yollarla değil suhuletle devam edecekler. Keza Cumhuriyetin kurucu kötülüğü Ermeni Soykırımı ve artçıları ilelebed gündemde kalacak.  

Bozulan ezberlere rağmen, Kürdlerin tekrar dağlara dönmesi için kurulan yerli ve millî antant ile Müslümanların Kemalist kadrolar geri geldiğinde eskiden olduğu gibi zapt-u rapt altına alınması, hâlâ bugün kâğıt üzerinde pek cazip duruyor. Çoğunluğun toplumsal kontrat anlayışı 1930’lardaki faşizan devr-i saadet oldukça da cazibesini kaybetmeyecek. Ne ki zamanı geriye sarmak artık mümkün değil. Cinler şişelerinden bir daha geri girmemek üzere çıktı. İşte, hoyrat olduğu kadar kavruk sol ve sağ milliyetçi çoğunluğun zıvanadan çıkmasının ardındaki ana neden de, bu kadim ezberin iflah olmaz şekilde bozulması.

Tekrar edeyim, bu altüst oluşun arkasında 2001’de başlayıp 2013 öncesine kadar inişli çıkışlı devam eden ve şimdi kapanmış olan reform parantezini başlatan önceki koalisyon hükümeti, AKP,  demokrat/liberaller ve Avrupa Birliği dinamiği var.

Ulusağcı ve ulusolcu çoğunluğun kendinden geçmesine neden olan altüst oluşları küçümsememek gerekiyor. Temenni edilip gerçekleşemeyenler konusunda ise nedamet getirilecek bir durum yok. Batının norm, standart, ilke ve değerleri kayıt altında, orada duruyor. Burada ise cin şişeden çıktı, DNA kalıcı şekilde bozuldu.  

Sadece, Avrupa Birliği üyeliği Avrupalılar ve rejimin işbirliğiyle iğdiş edilmeseydi, bugünkü totaliter gidişat gemlenebilir, katharsis yani arınma daha yumuşak yaşanabilir, memleket daha az kötülük ve mezalimle meselelerinin altından kalkabilirdi. Bir başına kalınca, rejim sonrası dönemde yıllar alacak sert bir restorasyonun nihayetinde yavaş yavaş normalleşip demokratikleşebilecek.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.