Düşünce özgürlüğü 'Alla Turca'

Sezen Aksu ile başlayan tartışma aslında özünde düşünce özgürlüğü tartışması.

Şimdi burada iki tane normatif bakış söz konusu.

Dinsel bir açıdan bir peygambere cahil denemez. Ancak demokratik bir toplumda yani düşünce özgürlüğünün olduğu bir toplumda bir peygambere cahil denebilir.

Bu asgari ölçünün Türkiye’de büyük bir kitle tarafından asla kabul edilmeyeceğini biliyoruz. O nedenle Türkiye’de bir tür alla Turca düşünce özgürlüğü hâkim diyebiliriz.

Temel sıkıntı ise devletin hangi normu kabul edeceğidir. Belli ki Türkiye’de artık rejim yavaşça değişiyor ve İslami normatif yorumu kabul ediyor. Buradan bakınca bir peygambere artık cahil denemeyecektir.

Yeri gelmişken iki noktanın altını çizelim.

Bir grup hükümet karşıtı dindar da türlü ayetlere ve hadislere dayanarak Hz. Adem’e cahil denebileceğini ortaya koymaya çalışıyor.

Bu yapısal olarak hükümetle aynı teli çalmaktır. Velev ki “hiçbir şartta Adem’e cahil denemez” diye bir ayet olsa bile bir demokrasi de bir insan bir peygambere cahil diyebilir.

O nedenle Sezen Aksu’yu ayetlere hadislere dayanarak savunmak ancak bu olayda geçici bir çıkış sağlar. Yarın birisi mesela Hz. İbrahim’i (veya başka bir tanesini) suçlarsa bu yaklaşım iflas eder.

Burada soğukkanlı olarak şunu kabul etmek gerekiyor: Demokratik bir toplumda düşünce özgürlüğü, peygamberi hatta Tanrı’yı ağır eleştiri hakkını içerir.

Bu hak ancak ve ancak toplumsal güvenliğin korunması gibi gerekçelerle yargı tarafından kısa süreli kısıtlanabilir. Bunun dışında düşünce özgürlüğünün normal hali sözü edilen hakkı içerir.

İkinci nokta ise bu konuda dinsel yaklaşımın bizi ancak bir kaosa götüreceğidir.

Örneğin, Müslümanlar Hristiyanların büyük saygı duyduğu Paul için sahtekâr demektedir. Türkiye’de camide, okulda ve kamusal alanda İncil’in tahrif edildiği söylenmektedir.

Yine Müslümanlar, Hristiyanların teslis inancı ile neredeyse dalga geçmektedir. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olması pek çok Müslüman alim için bir dalga geçilecek konudur.

Vergisini ödeyen Hristiyan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bunları hakaret olarak kabul edecektir.

Demek ki Müslümanlar başka dinlerin sapkın, tahrif edilmiş ve akla aykırı olduğunu göstermek için düşünce özgürlüğünü sonuna kadar kullanmanın keyfini zaten çıkarmaktadır. Sorun bu hakkı başkalarının kendi değerlerine karşı kullanmasına izin vermemeleridir.

Sorun dinler arası da değildir. Müslümanların kendi aralarında bile bu konuda bir ölçü bulmak imkânı yoktur. Müslümanlar kendi aralarında bile kime saygı gösterileceği konusunda kaos içindedir.

Mesela Sünnilerin neredeyse kutsadığı Ebu Hureyre için pek çok Şii alimin farklı görüşleri vardır. Yine pek çok Sünni Muaviye için “hazret” derken bir Alevi için Muaviye aşağılık birisidir.

Sorun Sünniler arasında da benzerdir. İsim vermeden yazayım: Ebu Hanife ölünce şükür namazı kılanlar olmuştur. Medine’de Hanefi mezhebinin etkisinin azlığını “Deccal bu şehre” giremez hadisiyle açıklayan mühim alimler vardır.

Bir Bahai gelse “benim peygamberime de saygı gösterin” de se sadece sopa atılır. Mesela “Liderimiz Mesih’tir” diyen Müslüman Ahmediler, Pakistan’da dinsiz sayılmaktadır.

Zaten bu açıdan bakınca Türkiye’de talep edilen “dinsel kavramlara saygı” değil “Sünni İslami kavramlara saygıdır.”

Uzun lafın kısası bu kaosu çözmenin yolu yoktur. O nedenle düşünce özgürlüğü içinde bunların hepsine izin verilir.

Öte yandan sorun dinsel alan ile ilgili değildir. Düşünce özgürlüğü aynı biçimde Atatürk, İnönü, Türkeş, Erbakan veya Fatih Sultan Mehmed gibi insanlara da yönelik ağır eleştiri yapabilmeyi içerir.

Halbuki bunları Türkiye’de tatbik etmenin imkânı yok. Türkiye’de örfün, kültürün, devletin, mahallenin, ailenin, babanın, amcanın, patronun, tarikatın, partinin sınırladığı ve belirlediği bir alla Turca düşünce özgürlüğü var. Evrensel normlar açısından bakarsak bu esasen bir düşünce özgürlüğü filan değil. Aksine düşünce özgürlüğünün kültürel, dinsel ve diğer gerekçelerle sürekli tahrif edilmesidir.

Bir bakıma Türkiye’de düşünce özgürlüğünün nasıl tanımlanacağı konusunda iki standart çatışmaktadır. Vaziyete göre Türkiye tıpkı İran ve Rusya gibi kendine özgü bir standart peşindedir.

Olayın tabii özgüven kısmı da var: 1400 yıl geçmesine rağmen İslam kendini yasaklarla koruyabilmektedir. “Sen ne dersen de nasıl eleştirirsen eleştir, istersen hakaret et, ben güzelliğimi pratikte gösteririm” diyememektedir.

Bu açıdan bakarsak maalesef günümüzde İslam ortada somut başarıları ile insanları cezbeden bir din değildir. Somut başarı olmayınca elde iki yöntem kalıyor:

Yasaklamak. Ve sonu gelmez bir reklam, PR söylemine dönüşmek.

Vahim olan ise bunun pratikte şöyle çalışması: Devlet, İslam’ı kullanıp istediğini yasaklıyor öte yandan sonu gelmez bir “dinimiz şöyle güzeldir…” söylemi ile kitleler sürükleniyor.

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar