Kim utanır?

“İnsan umudundan utanır mı?” diyor Sezen Aksu, yıllar önce kendisine bitmeyen senfoni “yetmez ama evet “ meselesi sorulduğunda…

Peki, insan aşık olmaktan utanır mı? 

Karşılıksızdır aşkı belki. Yaralanır, hırpalanır, içinde saplı bıçak her geçen an bir ez döner içinde, geçmeyen bir baş ağrısına razı olur, yeri gelir aşağılandığını fark eder, küçümsendiğini, ya da çok sevilir o da ama olmaz bir şeyler; sözcük sözcük kağıt kesikleri atar seyir defterine, içindeki mağaraya kazır özlemini. 

Utanır mı? 

Peki bir kadın, bedeninden utanır mı?

Utanmak hesap vermeye dairdir biraz da, bedeninin hesabını kendisinden başkasına vermemeye dair bir kadın, her bir kıvrımından hayat yeşerten bir kadın, bedeninden neden utansın istenir?

Geçmişinden utanır mı bir kadın, ona yaşatılan tüm acılara inat sahip çıkmakta direndikçe ondan çalınan geçmişiminden? 

Kadınlarla derdi olan toplumlar kendinden utanır mı peki?

“Ağlamak güzeldir” ve “belki şehre bir film gelir”…

Ancak filmlerde ağlanan tarihin acılarından utanır mı bir toplum? 

Irkına, dinine, cinsiyetine kaderler biçtiği insanların acılarından, Eylül’ün kesilen soluklarından, kapılarına çarpılar atılan evlerindeki korkulardan, kayıp evlatların hasretinden, katledilen sevgililerin kanlı gömleklerinin kokusundan utanır mı?

“Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” mesela, en çok neden pişman olurum? 

Havan topuyla parçalanan Ceylan’ın gözlerine bakamamaktan, Meriç’te boğulan terörist(1) annesinin elini tutamadığı Nurefşan’ın bedeninin soğuğundan mı en çok?

“Geri dön” diyeceğimiz kimse kalmadıysa eğer, geçmişin hesaplaşmasını hep başkalarının üstünden görmeye kalkanların ahlaksızlığından yine ben mi utanırım acaba? 

Siz kendi teröristlerinizin lekelerini silmek için telaşla slogan atarken, benim gözüm yan mahallenin musalla taşında yatan iki sevdalı gencin anısına takılırsa, ya da ne bileyim bir dengbejin ağaca asılı yanmış evladının sessizliğinde yitişine kayarsa aklım, kim utanır?

“Ben sende tutuklu kaldım” demeyi ne çok isterim o adama, ama tutuklu dedin mi aklıma düşen başka adamlar ve kadınlardır; anası mezardan zorla çıkartılanların hatırasıdır, aslan gibi yiğit ve güzel gülen adamların tutsaklığındadır diyelim, bir hücrenin karanlığında ve çocuk mahpusların çaresizliğindedir belki. Bir plastik sandalyeyi musalla taşına benzeten bir hayata aşk ne kadar dokunur ve aşk demeye utanır mı insan?

Ne güzeldir kim bilir, ellerini tüm günahlardan bir ırmak suyunun çağrıştırdıklarıyla yıkayıp temizlenmenin sanrısı. Ne rahattır, bir kutsalın arkasına saklanıp konforlu sloganlarda ateş dansı yapmak sunakların etrafında. Kim bilir nasıl iyi gelir insana, kendisinden başka doğru tanımadan bir melek gibi semaya yükselmenin hafifliğine dair ahlaksızlığı hissetmemek?

İnsan utanır mı umudundan, aşkından, hayalinden ve kendinden?

Bıktık usandık artık. İçimizde ormanlar yandı ve orman yangınlarının yeniden yeşerme umudunu nereye saklayacağımızı bilemez hale geldik.

Kibrinizden, arsızlığınızdan, acıları yarıştıran pis kokulu soluklarınızdan bıktık!

Gücün diliyle kurduğunuz cümlelerin ahlaksız tınısı tırmalıyor kulaklarımızı.

İnadına düş kurmaya dair elimizde kalan her şeyi sizden sakınmak şimdi tek işimiz. 

“Her gece uyku diye yattığım” bir sen, bir memleket. 

Velev ki “Bir minik serçe” olsam hepinizden daha güçlüyüm ben, çünkü “anadilim aşk” benim. Gerçek aşkı bilen ve onu yazan ve söyleyen kadınlar kimden korkar ki, siz onlardan korkun. O kadınlar ki “her bahar aşık olur” kurda kuşa, hayata; o kadınlar ki “git” demeye” de vardır, yürekleri  “geri dön” demekten de korkmaz. 

“Keskin bıçak “ gibiyse de yardan ayrılmak, “Ben de yoluma giderim” hem de “efeler gibi çeker giderim” diyen kadınların nefis bedenlerinden yayılan özgürlüğün çağrısını duyarız biz.

Bizim için “geçer, daha öncekiler gibi geçer” bu karanlık, “ömrümüze sürülen o kurşuni renkleri” silmeyi biliriz biz. 

Ya siz? Bu yalanlara dolanmış çaresizliğiniz, bu kapkaranlığa teslim olmuş şaşkınlığınız, iki yüzlü ve sahte nefeslerinizle nereye kadar gideceksiniz?

Yüzünüze bir tokat gibi inen direnişi kadınların, çırılçıplak meydan okuyan cesareti ve kadim bir gelenekten miras bilgeliği şimdilik şurada dursun…

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.