Türkiye’nin seçim açmazı ve ara rejim senaryosu

Ocak 2018’te, neredeyse dört yıl önce Ahval’de “AKP seçimle geldi, rejim seçimle gitmeyecekyazdım.

Hâlâ aynı şekilde düşünüyorum.

2013’ten itibaren hem içerde hem dışarda bir suç makinasına dönüşen, anayasa, yasa, usul, adap, din, iman hiçbir şey tanımayan bir rejim seçim kaybederek iktidarı devredebilir mi? Olabilir mi böyle bir şey?

Giderse başta muktedir olmak üzere tüm yetkililer Yüce Divanlık olur, bu kadar açık. Memlekette hesap sorma geleneği olmasa dahî işlenen suçların boyutu dolayısıyla illâki birileri hesap verecektir. Biri kurtarsa paçayı diğeri kurtaramaz. Bahse konu zevatın Suriye iç savaşındaki rolü ve bölgede teröre verdiği açık destek nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi yargısı da cabası.

Hesap verme olasılığı, artarak işlenen suçlar oranıyla birebir bağlantılı olarak artıyor. Ancak aynı zamanda reis ve rejimin “iktidarı seçimle devretme” olasılığını da ters orantılı olarak azaltıyor.

Bakınız, “seçimi kaybetme” demiyorum, cılkı çıkmış rejimin eskiden olduğu gibi art arda seçim kazanması ve 2013 öncesindeki gibi memleketi yönetmesi artık imkân dâhilinde değil.

Ama bu illâki iktidarı bırakacağı anlamına gelmiyor.

Reis ve rejim açısından seçimin, elinde kalmış yegâne meşruiyet kaynağı olduğunu biliyoruz. Meşruiyetin kilidi aziz milletin verdiği çoğunluk oyudur. Muktedir, içerde ve dışarda bütün söylem ve icraatını aldığı oya dayandırır. Bütün itirazları bu meşruiyetle ve çoğunlukçu dayatmayla bertaraf eder.

Bugüne kadar allem edip kallem edip her seçimi kâh kazanarak kâh hileyle lehine çevirerek seçilmiş olma imtiyazını muhafaza etti. Şimdi de yeniden önümüzdeki cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerinde aynı sonucu elde etmek için elinden geleni ardına koymayacak.

Kazanmak hedefiyle kolları sıvamış durumda.

Hiçbir şeyi şansa bırakmama kararı almış ve gözünü karartmış görünüyor.

Yargıtay ve Danıştay üyeleri arasından en sadakatlileri YSK’ya üye atandı.

İl ve ilçe seçim kurulları sadakatli yargı mensuplarının kontrolünde olacak.

Seçim Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle seçim bölgeleri rejim lehine düzenlenmek üzere.

Siyasî Partiler Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle partilerin malî disipline ve cumhuriyetin temel ilkelerine uyup uymadığına ilişkin denetim, Yargıtay’dan rejimin kontrolündeki YSK’ya geçiyor.

Bu denetim sayesinde seçime girebilecek partiler ve adaylar rejimin adamlarınca belirlenecek.

Siyaseten rejim, HDP’yi seçimden men etmek için her şeyi seferber ediyor. Esasen bütün muhalefet partileri fezlekeler ve tehditler vasıtasıyla baskı altında.

Ne var ki bütün bu seçim mühendisliği ve ameliyatlar Cumhur Koalisyonuna bu sefer de kazanmak için yetmeyecek gibi duruyor. AKP birinci parti çıksa, Erdoğan tekrar seçilse dahî rejimin eli şimdiki kadar rahat olmayacak.

Bu olasılık, rejim açısından 2002’den bu yana ilk kez seçim tertip etmenin meşruiyetini sorgulatır nitelikte.

Diğer ifadesiyle, rejim seçim yapmayabilir. Bunun için anayasadaki en güçlü gerekçe olan ve rejimin çoğunluğunu elde tuttuğu meclisçe verilecek “savaş durumunda erteleme” maddesine başvurabilir.

Seçimsizlik genel gidişatı elbette düzeltemez ama ara rejime kapı açar. Gidişata dur demek üzere devlet ağırlıklı ve HDP dışında kalan bütün partilerin koşa koşa ortağı olacağı bir sivil “tedavi” idaresi gündeme gelebilir.

Bu şıkta Erdoğan ve şürekâsına yer olmayacak, aksine ara rejim muktedire hesap sorduğu ölçüde meşruiyetini pekiştirecek ve tedavi sona erene kadar iktidarda kalabilecektir.

Daha önce birkaç defa işlediğim bu senaryoda devletin perişan kurumlarının ihyası, dış maceraların sona erdirilmesi, Batı’ya biat, hak ve özgürlüklerin devletin bekâsı adına sınırlandırılması ana kaideleri oluşturacaktır.

Mayıs 2018’de, AKP kurucusu, CHP milletvekili Abdüllatif Şener’in “Devlet Erdoğan’sız bir seçeneği hasretle bekliyor” şeklindeki tespitinin hâlen geçerli olduğunu düşünüyorum.

Gelelim muhalif partilerin seçim açmazına.

Elbirliğiyle içine düşülen çukur bataklığa dönüşmüş vaziyette. Muhalif partiler ve muhalif ahali çareyi tabiatiyle seçimde görüyor. Demokrasinin kadavrasından geriye seçme ile seçilme hakkı kaldı, o da herkes için değil…

Ve seçim bitkini Türkiye yine iştahla seçim konuşuyor.

İnsanların “neden bu hâle geldik” ve “nasıl bir yönetim istiyoruz” konularında düşünmeye niyeti yok, mecali de yok.

Bir seçim mucizesiyle sorunların çözülebileceği, mazideki güzel günlere dönüleceği, muazzam boyutlardaki kurumsal yıkımın ve toplumsal çürümenin hızla düzeleceği kanaati yaygın.

Geçen gün Ali Babacan bazı işlerin futbol ağzıyla “90 dakikada düzeltilebileceğini” vazediyordu! Biçarelik öyle yaygın ki Erdoğan’ın yerine kim olursa olsun oy vermeye razı yığınlar var.

Erdoğan karşıtlığı tek başına bir siyaset olabilirmişçesine…

Ne yüzyıllık ahlakî çöküşten, ne toplumun en az yarısının neden faşizmi arzuladığından, ne Kürd meselesinin çözümünden, ne AB fırsatının geri gelmeyecek şekilde kaçtığından, ne doğa-insan-hayvan-kent-kültür üzerindeki muazzam baskı ve tahribattan, ne de yeni toplumsal kontratın ne olacağından bahseden var.

Buna mukabil mütemadiyen “umudu kaybetmeme” uyarıları dinliyoruz.

Oysa mesele, umudu kaybetmek veya kaybetmemekten öte o umudu tek bir seçime bağlayıp temel sorgulamaları yine atlamak. Ama bugün sorun bunun da ötesinde.

Yazının başında altını çizdiğim gibi bu rejimin seçimle gitmesi, iktidarı seçimi kaybederek devretmesi daima imkânsızdı. Ve unutmayalım ki muktedirin siyasî tahayyülünde seçim, sadece kendisi ve atadığı seçilecekler tarafından kazanılırsa meşruydu.

7 Haziran 2015 bunun mühürlü tesciliydi. 2013’ten sonra rejimce katlanarak işlenen suçlar ve şimdi artık içinde bulunduğumuz ekonomik, politik, sosyal, diplomatik kargaşa ortamında seçimin suhuletle yapılması imkânsız duruyor.

CHP’nin “Milletin Sesi” ve “Acil Seçim” sloganlarıyla 4 Aralık’ta meydan çağrısı Türkiye siyasetinin önüne ilk defa sokak/sandık ikilemini koyuyor. Seçimin zamanında yapılmasının dahî riske girdiği bir durumda sokak ve dolayısıyla rejimin şiddet kullanma potansiyeli artıyor.

Bu, yukarıda sözünü ettiğim ara rejim formülüne çanak tutabilecek bir durumdur.

Elbette böyle bir potansiyel olduğundan dolayı sokaktan vazgeçmek söz konusu olmamalı ama Osmanlıda oyunun hiç bitmediğini de akılda tutmakta, ruhen tamamen çökmemek açısından, fayda olabilir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.