‘Savaş Siyaseti’ ile seçim kazanma hırsı nasıl bir vatanseverliktir?

Gerginlik, gerilim, kutuplaştırma ve düşmanlaştırma siyasetinin iktidar devamı için yetersiz kalacağı endişesiyle yeni bir savaş stratejisinin sahneye konulması tartışılıyor.

Özellikle son beş yılını gerilim ve husumetle yürüten iktidarın bu yolda dur-durak bilmez bir hırsla yeni arayışlara girmesi Türkiye açısından yeni tehdit ve tehlikeleri haber vermektedir.

Ulusal ve uluslararası her başarısızlığın bedelini PKK ve terör gerekçe yapılarak Kürtlere ödettiren bir anlayışın, yeni dönemde de iktidarını sürdürmeyi aynı yöntemle devam ettireceğini ön görmek için ortalama bir zekâ yeterlidir.

Kuşkusuz Kürtlere düşmanlık bugünün meselesi değildir, ancak 1950’den sonra darbe dönemleri hariç hiçbir dönemde “kimlikleri kabul edilerek” bu kadar açık bir dışlanma örneği sergilenmemiştir. 

Türkiye’de, PKK’ye ipotek edilerek hak ve özgürlüklerden mahrum bırakılan Kürtler siyasal alanda da HDP ile özdeşleştirilerek ötekileştirilmişlerdir. Aynı yaklaşım, Kürt kimliği ile farklı partilerde siyaset yapanlara da gösterilmektedir. 

Bu bağlamda HDP’nin yalnızlaştırılması ve baskı altında tutulması, kendi hata ve yanlışları kadar iktidar ve muhalefetiyle siyasal sistemin bir uygulaması olarak ortaya çıkmaktadır.

HDP’nin, radikal bir ideoloji ile bu sorunu aşması mümkün görünmemektedir. Bu baskının HDP’yi var eden sebeplerden biri olduğu düşünüldüğünde, HDP’nin de bu durumdan pek şikayetçi olmadığını düşünenler de az değildir.

Esas sorun, PKK ve HDP üzerinden Kürtlerin içerde ve dışarda mağdur edilmesidir. İçerde hak-hukuk-demokrasi talepleri dahi PKK ve HDP’ye havale edilerek ötelenmektedir.

Dışarda da yine PKK gerekçe gösterilerek Kürtlerin çok ağır bedeller ödeyerek Irak ve Suriye’de elde ettikleri kazanımları yok etmek için her yola ve yönteme başvurulmaktadır. 

Ne yazık ki siyasal iktidar, neredeyse bütün enerjisini ve zamanını bu kazanımları yok etmek için harcamaktadır.

Hakkaniyet ve makuliyetin esas alınmadığı bu politikaların en ağır faturasını öncelikle Türkiye’nin ödediğini belirtmek isterim. Yaşanan ekonomik ve siyasi krizlerin birinci nedeni yönetememe ve yönetimsizlik ise, ikincisinin Kürt meselesinde izlenen ikircil ve ayırımcı tutum olduğunu düşünüyorum.

30 ve 31 Ekim tarihlerinde Roma’da düzenlenecek G-20 zirvesinde üye ülkelerin gündemini ekonomi ve dünyanın yeni düzeni oluştururken Türkiye’nin gündemini Kürtler ve Suriye’nin oluşturması ülkemiz adına bir kayıp ve hüsran değil midir?

Dünya yeni dönemde ABD-Çin rekabetini ve olası savaşı tartışırken, ülkemizde Suriye’ye yönelik askeri harekatın konuşulması mahcup olmamız için yeterli değil midir?

ABD-Çin gerginliğinin dünyayı da olumsuz olarak etkileyeceği ortadadır. Ülkeler bu yönde politikalar geliştirmeye çalışırken bizim gündemimizde “komşularımızla savaş” olmasını nasıl izah edebiliriz?

Seçim kazanmanın bir yöntemi olarak savaş hazırlığı yapmak, Cumhur ittifakı için normal bir durum görülse de ülkemiz açısından bir itibar ve saygınlık sorunu oluşturduğu muhakkaktır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin yeni bir harekât için hazırlandığının işaretleri verilmektedir. Olası bir savaşın tarafları da çok net değil. TSK’nin karşısında sadece silahlı Kürt gruplar olmayacaktır. ABD ikna edilse dahi Suriye ordusunun karşılık vermeyeceğinin garantisi yoktur. 

Savaşın neden olacağı katliamlardan ve insan hayatından söz etmiyorum. 

Çünkü tarafların insan hayatı diye bir derdi yok. 

Her gün çocuklarımız ölüyor, ölenin Türk-Arap veya Kürt olması kimin umurunda? Ateş sadece düştüğü yeri yakıyor.

Gerçekleşmesi durumunda böyle bir harekât, Suriye topraklarını işgal etmek demek olmayacak mı?  

Türk Silahlı gücünün Suriye’de varlığını onaylayan dünyada kaç ülke var? 

Rusya-İran ve Suriye kadar ABD-Avrupa ve bölge ülkelerinin de rahatsız olduğunu biliyoruz. ABD başkanı Joe Biden, “Türkiye’nin Suriye’deki askeri operasyonlarının IŞİD ile mücadeleye zarar verdiğini” söylemedi mi?

Suriye’nin yeniden Arap Birliğine dönmesi durumunda Arap ülkelerinin Türkiye karşısındaki tutumunun çok daha sert olacağı açıktır. Bu tutumun ABD ve Avrupa ülkelerini de Türkiye’nin aleyhine yönlendireceği kesin.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın askerî harekât için hedef gösterdiği Tel Rıfat kenti için Suriye ordusu tarafından da drone ile "Kentimiz PYD/PKK'dan alınacak. Çok geç olmadan güçlerimizle iş birliği yapın” yazılı broşürler atıldı. Aynı kentte Rusya'nın da varlığı bilinmektedir.

Bir seçim kazanmak veya siyasal iktidarını devam ettirmek için ülkemizi böyle bir bataklığa sürüklemek nasıl bir vatanseverliktir?

Komşu bir devlete savaş açarak seçmen kitlesini konsolide etmeye çalışmanın ülkemize hiçbir yarar sağlamayacağı gibi yeni felaketlere yol açacağını da kabul etmek zorundayız. 

Türkiye kaybedecekse seçimi veya iktidarı korumanın ne önemi var?

Irak ve Suriye, Türkiye’nin arka bahçesi olmadığı gibi, Kürtler de her ihtiyaç duyulduğunda dövülecek, katledilecek, sürülecek “mazlum” pozisyonunda değildir. Kürtler, çoban-sürü misali tek kişi tarafından güdülen bir halk değildir, hiç olmamıştır da…! 

Bu oyunların farkında olacak kadar da bir bilinç düzeyine ulaştıklarına inanıyorum.

Savaş planlarına da düşmanlık politikalarına da son verilmesi, her şeyden önce ülkemizin bütünlüğü, barışı, istikrarı için zorunlu bir tercihtir. Yeni siyasetin tercihi de bu yönde olmalıdır.


 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.