Helalleşmek: Oh ne âlâ memleket!

Böyle buyurdu müstakbel başkan: “Ben ömrümde, ülkemizde nefreti ve sevgiyi gördüm. Artık sevgi kazansın istiyorum. Ülkemizin iyileşmeye, helalleşmeye ihtiyacı var. Helalleşmek geçmişi değiştirmez ama geleceğimizi kurtarır. Geçmişte partimizin de hataları oldu, helalleşme yolculuğuna çıkma kararı aldım...”

İşitildiğinde kulağa hoş gelen, nitekim pek çok kişinin onaylayıverdiği bu ifade ne anlama gelebilir? CHP genel başkanının muradını, özellikle Kürd seçmeni hedefleyen seçim yatırımı olarak değerlendiren epey yorumcu mevcut.

Olabilir, olmayabilir ama Kılıçdaroğlu, seçim hesabını fersah fersah aşan, partisinin geçmişini dahî adalet terazisinin kefesine koyma iddiasını taşıyan çok büyük bir laf etmiş bulunuyor.

“Helalleşme yolculuğuna çıkma kararı aldım” temennisinin, yani sanki tek başına bu yola baş koymuş anlamı taşıyan ifadenin tuhaflığını bir yana bırakarak niyet okuyalım. Zira kendisi helalleşmeden neyi, kimi, hangi zamanları, hangi failleri, hangi mağdurları kast ediyor belli değil.

Dolayısıyla eğer tartışma olacaksa bu, ister istemez, helalleşme kavram ve uygulamasının anlamı ile bu topraklarda yaşanan ve helalleşme gerektirdiği düşünülen hadiseler üzerine olacak.

Helalleşmek tek taraflı bir edim olamaz. İllâki en az iki taraf el sıkışır, helalleşir. Ne var ki bu, hesaplaşmaksızın olabilecek bir şey değil.

Eğer beklenen, arzu edilen adalet ve toplumsal barış ise, hep kazanmış olan taraf ısrarla helalleşmek istese de hep kaybetmiş olan taraf neden hiçbir tazminat olmadan helalleşmek istesin ki?

Böylesine tek taraflı bir helalleşme, işlenen suçların üstünün ebediyen örtülmesi anlamına gelmiyor mu?

Geçmişin külliyen telafisi, adaletin yerini bulması, hele geç kalmış bir adalet ise, hiçbir zaman ve hiçbir yerde mümkün değildir.

Ancak bu asimetrinin, dengesizliğin bir asgarîsi gerekmez mi?

Dolayısıyla bu sorulara cevaplar aramak için gelelim helalleşme gerektirdiği varsayılan hadiselere.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” ediminden neyi, kimi, hangi zamanları, hangi failleri, hangi mağdurları kast ettiği belli olmasa da neyi kimi kastetmediği aşağı yukarı belli.

Ulus icadı ve inşası döneminin, yani aşağı yukarı 1894-1924 arasında otuz yıl boyunca yoğun şekilde cereyan eden devasa etnik-dinsel-dilsel temizlik ve “tektipleştirme”, sanırım helalleşme defterinde yazmaz.

Kısa bir hatırlatma yapalım kendisine ve beyin takımına.

O uğursuz otuz yılın sonunda Osmanlı Gayrimüslimliği kendi kendini yeniden üretemeyecek şekilde silindi. Mal ve mülkleri başlarını kaldırmalarını imkânsız kalacak şekilde gasp edildi.

Bugün Türkiye’nin dinsel anlamda bölgenin en homojen ulusdevleti olması tesadüf değildir.

Tektipleştirme Cumhuriyetin ilânıyla bütün toplumu hedef aldı. Batı esinli kanunlar ve cumhuriyet inkılâpları olarak anılan bir dizi toplumsal mühendislik hamlesiyle halkın bütün kılcallarına dokunuldu ve cumhur yeni baştan ve tekçi bir anlayışla inşa edilmeye başlandı.

Tektipleştirme, Osmanlı bakiyesi kozmopolit çeşitliliğe ya da Osmanlı dönemi Batılılaştırmanın tamamlayamadığı her meseleye çözüm olarak düşünülmüştü.

Anadolu’da kalabilen “kılıç artığı” Hıristiyanlar mübadele, yıldırma, eğitim ve ibadet kurumlarının yasaklanması ile tamamen silindiler.

Birkaç şehre sıkışmış kalmış olan Yahudiler keza terke zorlandılar.

Sünnî olmayan Alevî Müslümanlar önce Dersim Tertelesiyle kontrol altına alındılar, inanç kurumları her türlü devlet desteğinden mahrum bırakıldı ve zaman içerisinde eğitim sistemindeki baskın Sünnî anlayışla asimile edilmeye çalışıldılar.

Kürdler üzerinde, hâlen süregelen kapsamlı bir asimilasyon baskısı oluştu.

En büyük kitle olan Sünnî Müslüman Türkler ise militan laiklik ilkesi uyarınca farklılıklarını kamusal alana taşımaktan men edildiler.

Bütün bu işlerin, tamamı olmasa da çok önemli bölümü Kılıçdaroğlu’nun bugün başında bulunduğu, devleti kuran ve temsil eden parti ile selefi İttihat ve Terakki tarafından icra edildi. Kılıçdaroğlu’nun helalleşme derken aklında bu kanlı ve ceberut dönemle ilgili ve mağdurlarının torunlarına yönelik bir adalet arayışı, bir mal mülk telafisi olduğunu düşünmek mümkün mü?

Eğer aklındaki bu dönemle ilgili devletin kuru özrü ise bu, abesle iştigâldir. Ne devletçe kabul görür ne de mağdurların torunlarınca.

Kaldı ki kuru özür dahî, ikrar anlamına geleceğinden muazzam bir hukukî tazminat kapısını açar.

Peki, öyleyse bugünü mü kast ediyor cumhurbaşkanı adayı?

Olabilir, zira daha birkaç ay önce yine helalleşme temasını dile getirdiydi. Mayıs ayında Sedat Peker ifşaat videolarıyla ilgili Twitter’dan Türk gençliğine ve reise hitaben şu çağrıyı yaptıydı:

“Gençler, merak etmeyin o gün gelecek ve bu başınıza gelenleri unutacaksınız. Pir-ü pak, tertemiz bir ülke vaadimdir size. Türkiye’yi mafyaya, çetelere, sureti haktan görünen yağmacılara yedirmeyeceğiz. Erdoğan, gel helalleşelim. Seçimden kaçılmaz #HemenSeçim”.

Daha önceleri, yerel yönetim seçimleri sonrasında muhalefetin kazandığı belediyelerde gündeme gelen belediye borçları meselesinde benzer bir tutum içerisindeydi.

Şöyle diyordu: “Borçlar var mı? Evet, borçlar var. Ama belediye başkanlarımıza şunu söyledik; sakın ola ki enkaz devraldık edebiyatı yapmayın. Bu göreve talip olmuşsanız, gereğini yapacaksınız. Baştan ağlaşmak ‘efendim mahvolduk, ben nasıl yöneteceğim’ diye bir atmosfer asla yapılmayacak”.

Sözün özü: Kemal Kılıçdaroğlu halkı soyup soğana çeviren, devlet kurumlarını yerle yeksan eden, memleketi görülmemiş bir çürümeye maruz bırakan rejimden “hesap sormayacağız, kadim geleneğimiz icabınca devr-i sabık yaratmayacağız” demeye getiriyor.

Farkında olmadığı, bu sakat siyaset anlayışının kökünün tam da yukarıda sözünü ettiğim o eski karanlık dönemlere uzandığı.

Nitekim son yüz küsur yılı şöyle bir gözümüzün önünden geçirdiğimizde yetkili ama sorumsuzların işledikleri suçların nasıl hesabının sorulmadığı, yaptıklarının, vatandaşlarına reva gördüklerinin her durumda nasıl cezasız kaldığı çıkar ortaya.

Bu memlekette sorumsuzluk, hesap vermeme, hesap sormama, unutturma ve cezasızlık her çeşit gayrihukukî icraatın davranış biçimi mertebesine gelmesine önayak olmuştur.

Bile bile yaratılmayan devr-i sabıklar üst üste bindikçe kötülüğü sindirme kapasitesi artmış, yeni kötülükler olağanlaşmıştır.

Sonuçta bugün gelinen yer kötülükleri hep unutmak üzere inşa edilmiş zımnî bir toplumsal sözleşmedir.

Din, ahlâk, hoşgörü tınılı “helalleşme” lakırdısı da bu marazî siyasî kültürün mütemmim cüzü, bütünün ayrılmaz parçasıdır.

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.