Ahmet Külsoy
Ağu 17 2019

İstanbul'un dönüşümü: Beyoğlu'dan Kadıköy'e göç

Beyoğlu, son yıllarda yaşanan köklü sosyoekonomik dönüşümle birlikte İstanbul'un nabzının attığı bir merkez olma kimliğini tamamen yitirdi. Eski sosyal dokusunu kaybeden Beyoğlu yavaş yavaş Arap ve Ortadoğu kökenli turistlere hizmet eden işletmelerin yaygınlaştığı bir semt halini aldı.

Bölgedeki  kültür ve sanat etkinliklerinin de azalmasına paralel olarak, başta üniversiteli gençler olmak üzere, sosyalleşmek ve özgürce eğlenmek isteyenler bir zamanlar sadece semtte yaşayanlara ait bir habitat olan Kadıköy'e akın etti.

Anadolu yakasının göz bebeği Kadıköy'ün sosyal plandaki yükselişi semtin çehresi de değişmeye başladı. Semt artık sabahlara kadar eğlenen, hareketli bir nüfusa ev sahipliği yapıyor.

Mahallede boş bulunan her köşeye bar veya kafe açılmasının bir aşamadan sonra Kadıköylüler nezdinde rahatsızlık yarattığı da malum. Semt sakinlerinin Kadıköy'ün yeni Beyoğlu kimliğini kazanmasından memnun olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye ayrıldığı bile söylenebilir. 

Peki Kadıköy ve Beyoğlu arasında yaşanan iktidar devri nasıl değerlendirilmeli?  Beyoğlu’nun tarihsel kimliğini yitirmesi ve Kadıköy'ün yükselişini nasıl okumak gerekiyor?  Kadıköy'ün İstanbul'un yeni eğlence merkezi halini alması semt açısından bir kazanım mı? Beyoğlu’nun eski günlerine dönebilme ihtimali söz konusu mu?

Yazar Ümit Kıvanç, Beyoğlu’nun bitmediğini düşünenlerden:

“Beyoğlu bitmedi, bitmez. Yalnız bazen hafiften içerik ve şekil değiştirir. Şu anda, Arap turistlerin daha yoğun olduğu, ama yine kadın-erkek karışık, belki biraz daha fazla ailelerin bebekleri, çocuklarıyla gezdiği bir ortam var. Kalabalık maşallah. Gecenin geç saatine kadar dolu, en gösterişli zamanlarındaki gibi. Dükkânlar fazla çabuk el değiştirir oldular, bu mülk sahiplerinin açgözlülüğünün sonucu daha çok. Ve tabii, ‘müşteri’ daha çok ne istiyorsa onu arz etmeye çalıştıklarından, tatlıcılar arttı, mesela. Bir de, daha çok Suriyelilerin açtığını sandığım felafelciler var ki, bu büyük kazanım.”

Kıvanç, eskiden Beyoğlu’nda vakit geçiren insanların büyük bölümünün Kadıköy ve Beşiktaş’a kayması için ciddi bir neden olmadığı görüşünde:

“Beyoğlu’nda çirkinleşme, raydan çıkma sayılan şeylerin pek çoğu oralarda da var. Eğer  Beyoğlu ahalisi ve onların takıldığı kafeleri, barları işletenler ısrar edebilseydi veya artan maddi yüklerin altından kalkabilselerdi, bugün o renk de azalmamış olacaktı. Zaman içinde muhtemelen daha karışık bir ahali profili oluşacaktır. Sadece Batılı turistlerin artışı bile manzarayı değiştirecektir.”

Beyoğlu’nun hiçbir zaman bitmeyen, muazzam bir kazanç kapısı olduğunun altını çizen Kıvanç sözlerine şöyle devam ediyor:

“Mülkler, ister istemez, semtin veya caddenin kimliğiyle, kültürüyle alakasız, açgözlü fırsatçıların eline geçti. Bu süreç maalesef çok uzun zamandır süregelen bir olumsuz gelişme. Kiraların akıl almaz boyutlara ulaşması, makûl, mazbut mekânların açılıp yaşatılmasının önünde engel. Her şey çok pahalı. Düzgün, normal bir kahve iken gidip oturduğumuz yerler şimdi  janti olmaya çalışan, özenti mekânlara dönüşüyor. Makûl fiyata yeyip içebileceğin yer kalmadı gibi. İçkiye bu kadar vergi yükleyerek yapılan baskıdan önce de meyhaneler fiyatları uçurmaya başlamıştı, şimdi buna bir de kaçınılmazlık eklendi. Pahalılık, eğlenmekten çok sohbet-muhabbet peşindeki insanları Beyoğlu’nun gece hayatından çekiyor.”

Beyoğlu’nun son haline yönelik eleştirilerin ırkçı bir motif de taşıdığını iddia eden Kıvanç, Beyoğlu’nun Araplaştırıldığı yorumlarına katılmıyor. Kıvanç, “Beyoğlu bitiyorsa gelin bitirmeyelim! Tabii böyle uğraşmaya girişince, orada olup bitenin gerçek sebeplerini araştırmak gerekecek ki, bu mevzu ta, oradaki binaların kimlerin elinden nasıl alındığına, oralara nasıl elkonduğuna filan uzanır ve Araplara gelinemeden kendi hayatımızın didiklenmesini gerektirebilir,” diyor.

Yazar Murat Belge de meseleyi tarihsel arka planıyla birlikte etraflıca değerlendirmekten yana:

“Büyük yangınlar geçirdi Beyoğlu. Birisi 1830’larda,  birisi 1871’de .İkinci yangında çok sayıda bina yanmıştı. Dolayısıyla bizim bildiğimiz  Beyoğlu, 1871 yılındaki yangından sonra inşa edildi. Bu tarihten itibaren apartman denen  yapı birimi gündeme geldi. Yeni bir mimari ve süsleme üslubu da ortaya çıktı. Tabii semtin nüfusunu da belirtmek lazım. 19. yüzyıl ortalarından  itibaren elçilikler Beyoğlu’nda olduğu için elçiliklerin etrafında küçük koloniler oluştu: Kilise, okul, hastane… 

Gelen insanlar gayrimüslimlerdi: Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler. Bir de sayıca az ama etkili olan Levantenler vardı . 19. yüzyılda yoğun bir Batı etkisi mevcuttu. Osmanlı devleti de Batılılaşmaya karar vermişti. Mallar geldiği zaman kendi âdetleriyle geliyor ve kendi geleneğini yaratıyor; Beyoğlu’ndan İstanbul’un öteki semtlerine yayılıyor. Hanlar, meyhaneler, birahaneler, tiyatrolar ilk Beyoğlu’nda açılıyor.”

 

Belge, Beyoğlu’nun dönüşümünün kitlesel göçlerle de alakalı olduğu kanısında:

“19. yüzyılda milliyetçilik bütün dünyada yayılıyor.  Beyoğlu’nun hayat tarzı milliyetçilikle uyuşan bir hayat tarzı değil. Dolayısıyla Beyoğlu’nun ölüm çanları çalmaya başlıyor. Birinci Dünya Savaşı, başta Osmanlı ve Avusturya İmparatorlukları olmak üzere, eski imparatorlukların artık dayanamadığı, çatladığı bir dönem. Kurtuluş Savaşı’nda da İstanbul gâvur,Ankara yerli olarak kodlanıyor. 1955- 60’larda Kıbrıs olaylarından sonra Rumlar da gitti. Yunanistan’ın Atina’yı başkent yapma kararı aldığı zamanlarda  İzmir’de 150 bin, İstanbul’da 200 bin Rum yaşıyordu. Ondan sonra Beyoğlu kimliğini belirleyemedi. Beyoğlu’nun kendisi mi karar veremedi, yoksa İstanbul’u ve Türkiye’yi yöneten otoriteler mi karar veremedi acaba?”

Beyoğlu’nu Türkleştirme politikasının dönem dönem şiddetlendiğini, dönem dönem sönümlendiğini vurgulayan Belge,şöyle devam ediyor:

 “1950’lerde eski alışkanlıklar devam etti. 1980 ‘li yıllarda Beyoğlu yine bir çöküntüyle karşılaştı. Birahaneler açıldı,İstanbul’un taşrasından  gelenler bira içip kaldırımlara kustular. Sonra bir toparlanma dönemine girer gibi oldu. Bir belediye başkanı geliyor, ağaç dikiyor ama Beyoğlu’nun ağaçlı bir hali yok. Sonra bir başkan geldi, o ağaçları teker teker kesti.Bir kararsızlık söz konusu. Dalan, Tarlabaşı’nı yıktı, cadde yaptı.

‘Canım, birkaç tane Levanten’in evi yıkılacak,’ dendi. Bu bir tavır gösteren laf. Türk değilse, yık gitsin! Belediye başkanları tarihi dokuyu, eski Rum kültürünü yok etmek amacıyla hareket ediyor. Modern hayatın gerekleri bastırıyor ama bütün dünyada bu konuda bir denge tutturulmalı. Beyoğlu’nda, genel olarak İstanbul’da böyle bir denge tutturulamadı. Türkiye kendi tarihiyle  geçimsiz bir topluma sahip. Sürekli tarihi değiştirilmek isteniyor.”

Beyoğlu’nun son yıllarda giderek kalabalıklaştığını belirten Belge, ekliyor:

“O kalabalığın çoğu İstanbullu değil; Suriyeliler, Araplar çoğunlukta. Beyoğlu’nda yürümek bayağı zor. Durmadan kulağına Arapça sesler geliyor. İstiklal Caddesi’nde  sinemalar kapanıyor. Şimdi Beyoğlu’na gelen ahalinin bunlarla işi yok. Yeni bir Beyoğlu inşa ediliyor.“

CHP Beyoğlu İlçe Başkanı Bekir Özcan, Beyoğlu’ndaki dönüşümün ilçe belediyelerinin hangi partinin elinde olduğu üzerinden de okunması gerektiğine inanıyor:

“Beyoğlu’ndaki iktidar değişikliği 1989’da yaşandı. SHP’nin yerelde tamamen  iktidara gelmesi, Beyoğlu’nu sosyal demokrat belediyecilikle tanıştırdı.

1994’te  Refah Partisi seçimleri kazandı. Sonra da Beyoğlu’nu hep AKP yönetti. SHP  döneminde İstiklal Caddesi’nde ağaçlar vardı, caddenin başından baktığınızda yeşili  görüyordunuz. Caddeyi yeniliyoruz, söylemiyle ağaçları yok ettiler. Bu dönüşümle Beyoğlu ruhunu teslim etti. İstiklal Caddesi’ne çıktığınızda, caddenin sağında solunda kitapçılara rastlardınız , sahaflar vardı, seyyar kitapçılar vardı, sinemalar vardı. 

Beyoğlu, İstanbul’un çekim alanıydı, şimdi ise herkes buradan kaçıyor. Okmeydanı, Beyoğlu’nun yeşil alanıydı, şimdi orası da çarpık kentleşmeye  teslim oldu. Kent hayatına dair güzel ne varsa yok edildi. Emek Sineması yok edilirken Ahmet Misbah Demircan, ‘ne istiyorsunuz, yeni bina yapıyoruz,” diyordu. AKM yıkıldı ama yenisi yapılmadı. Beyoğlu’nun tarihi dokusu yok edildi. Gördükleri her toprak parçasının üzerine beton döktüler. Beyoğlu’nda kültürel bir işgalden söz edebiliriz.”

 

Uzun yıllardan beri Cihangir’de yaşayan dansçı Zeynep Tanbay da Beyoğlu’nun sosyal dokusunun değiştiğini düşünüyor:

“AKP kendi iktidarında bu dokuyu değiştirdi. Ama eskiden de böyleymiş, 1839'da Tanzimat Fermanı ile Osmanlı devleti kendini yenileme kararı aldığında, en büyük ve en olumlu değişiklik Beyoğlu'nda başlamış. 1840'da Batı tarzında konaklama sağlayan ilk  otel Beyoğlu'nda kurulmuş. Aynı yıl pasaj zihniyeti bile yokken 29 tane pasaj inşa edilmiş. Beyoğlu aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin ilk belediyesi, 1858'de resmi olarak kuruluyor. 

Beyoğlu'nda İstanbul'un en önemli ve tarihi otelleri kuruluyor o dönem, Tokatlıyan Oteli, Pera Palas Oteli, Bristol Oteli… Pasajlar, mağazalar, pastane, lokanta, kahveler ve Cine Palas, Elhamra, Emek, Lale ve Ses Sinema salonları ve Pera, Concordia, Ermeni, Şark Tiyatroları hep Beyoğlu'nda kuruluyor. 

Nerede şimdi bunlar, bu doku? Beyoğlu'nu 70'lerden sonra kaybetmişiz meğer. Her iktidar kendi döneminde siyasi zihniyetini ve kültürsüzlüğünü Beyoğlu'nda yoğurmuş. Ve bugün bize kalan, dün açılıp 1940'tan beri gibi tarihi imajı veren tatlıcı, baklavacı dükkânları, kalitesiz giyim mağazaları ve oturulacak tek hoş bir kafesi olmayan, ağaçları kesilmiş, kuşa dönmüş bir İstiklal Caddesi. “

Tanbay, Beyoğlu’nun tekrar toparlanmasında sanatçılara önemli görevler düştüğünü söylüyor:

 “Galeri Nev, Yapı Kredi Kültür Merkezi, Salt Beyoğlu gibi yerlerin korunması, yerlerinde kalması ve bunlara yenilerinin eklenmesi için planlar yapılmalı. Beyoğlu için sivil inisiyatif kurulmalı ve hem saydığım merkez ve galeri gibi mekânlar ve yöneticilerin hem Beyoğlulu ve İstanbullu yurttaşların sözünün olduğu bir STK olmalı. Sanatçılar bunların düzenlediği etkinlik/eylemlerde yer alarak, sözcülük yaparak desteklerini vermeli.”

İstanbul’un diğer yakasında, Kadıköy’de ise farklı şikâyetler söz konusu. Kadıköy’ün popülerleşmesi, uluslararası basında bile adı geçen bir semt haline gelmesi çeşitli sorunları da beraberinde getiriyor. Yayıncı ve Caferağa’da yer alan Akademi Kitabevi’nin sahibi Özcan Sapan, Kadıköy’e duyduğu aşkı şöyle tarif ediyor: 

“Ben 1985’de Kadıköy’e geldim. Kadıköy 1985’den beri çekici bir yerdi.  Kadıköy coğrafyası, sahili, Bahariye Caddesi ile çok güzeldi. Kadıköy’dekiler akşam içmek için  Beyoğlu’na giderdi. Kadıköy’de içki içilen yok denecek kadar azdı. İçki kültürü yoktu Kadıköy de. Kadıköy her zaman İstanbul’ un yaşanacak ve gezilecek yeriydi.  Sabahleyin eşinle çocuğunla Moda Çay Bahçesi’ne gidip kahvaltı yapılabilirdi. Kadıköy, benim ilk geldiğim tarihlerden yakın bir zamana kadar, yalnız bir kadının  en dekolte giysisiyle gecenin bir vakti iskeleden evine rahatça gidebileceği bir yerdi. “

O eski güzel günlerin geride kaldığı kanısında Sapan:

“Şimdi bunlar mümkün değil. Yolda birisi bir kadına laf atıp taciz etmişse, muhtemelen o kişi Kadıköylü değildir. Kadına sahip çıkıyorsa, laf atanı uyarıyorsa o kişi Kadıköylüdür. Şimdi herkes Kadıköy’e geliyor. Avcılar’dan, Ümraniye’den, Kartal’dan gelen bir kitle var.  Beyoğlu artık çekiciliğini yitirdi. Kadıköy bir çekim merkezi oldu ama o kadar fazla oldu ki, ben bazen aynı anda sifonu çeksek boka batarız, diye düşünüyorum.”

Sapan kitabevini 2013 yılında açtıklarını söylüyor ve ekliyor:

“2014’te sonra inanılmaz bir şey oldu. Buradan Moda’ya kadar her yer kafeyle doldu.  Beyoğlu’nda barınamayan insanlar Kadıköy’e geldiler. İskele civarında oturduğumuzda yoldan gelip geçen herkes bize selam verirdi. Şimdi ise oradaki insanları ben tanımıyorum.  Kadıköy’de kriminal bir olay nadiren olurdu, şimdi haftada bir yaralama olayı yaşanıyor. Mekân basmalar, kurşun sıkmalar… Kadıköy’de bundan on beş yıl öncesine kadar 27 tane kitabevi vardı. Şu anda kitapçıların yerine meyhane ve barlar açıldı. Beş liraya sokakta hap satıyorlar. Bunu ben de biliyorum, polis de biliyor. Aslında herkes her şeyin farkında.”

Yaşanan bu dönüşümden eski Kadıköylülerin rahatsız olduğunu vurgulayan Sapan, “Kadıköy’de eskiden evinin balkonuna çıkanlar şimdi çıkamıyor. Kadıköy’de oturuyorsanız uyuyamazsanız, sabaha kadar gürültüyü çekeceksiniz.   Umarım Beyoğlu’nda,Üsküdar’da içki ruhsatları verilir de bu durum değişir,” diyor ve ekliyor:

“Biz Kadıköy’ün dokusunu değiştirmemek için mücadele edeceğiz.”

Yirmi senedir Kadıköy’de yaşayan blogger Ulaş Çetin, semtin haddinden fazla yüceltilmesinin, romantik efsanelerle anılmasının  da ciddi bir sorun olduğu kanaatinde:

“Kadıköy’ü bir vaha, kurtarılmış bölge olarak algılamak da aşırı bir yorumdu. Kadıköy sokaklarının pek çok alt-kültüre yataklık ettiği, punk’ın, rap’in, yeraltı edebiyatının en has örneklerinin burada doğduğu bir gerçek. Ama bunların yanı sıra, semtin asıl kimliği  kendi konforundan başka hiçbir şeye aldırmayan orta sınıfa dayanıyor. 

Nitekim günümüzde de Kadıköy ahalisinin en büyük muhalefeti giyim kuşamına, içki içmesine karışılmaması üzerine. Özgürlük anlayışları bununla sınırlı.  Bu durum iktidarın da işine geliyor. Muhafazakâr iktidar, İstanbul’un her bölgesinden gence Kadıköy’ü ‘buyurun istediğiniz gibi eğlenin’ diye servis ediyor. Sabahlara kadar sokaklarda içilmesine kimse karışmıyor. Ama sıra sosyal itirazlara geldiğinde devletin sopası ortaya çıkıyor, eylemlere müsamaha gösterilmiyor. “

Çetin, Kadıköy’ün İstanbul’un en yaşanılır yeri olduğunu belirtiyor:

”Kadıköy’ün kötünün iyisi olarak çekiciliğini yitirmediğini teslim etmek lazım. Ama Hamburg’un St. Pauli bölgesi veya Atina’nın Exarchia mahallesi ile bir tutulması da doğru değil. Burada kültürel bir başkaldırıdan ziyade sonuna kadar eğlenme anlayışı hâkim.”


© Ahval Türkçe