İnanç ve Şiddet (1): Siyasal İslam neden yaygın kabul gördü? - Doğu Ergil*

Son zamanlarda IŞİD, yani Irak ve Şam (geniş Suriye coğrafyası) İslami Devleti örgütünün silahlı eylemlerde bulunarak can aldığı haberleri duyuluyor. Ortadoğu’ya kan kusturmuş ve tüm İslam coğrafyasını etkilemiş bu örgütün ölmediği, ufalanarak daha küçük birimler halinde varlığını sürdürdüğü anlaşılıyor. 

Parça koparabileceği hedefler bulduğunda ya da hizmetinden yaralanmak isteyen taraflar bulduğunda harekete geçebileceği görülüyor. Kimi yerde silahlı halde, kimi yerde uyuyan hücreler halinde varlığını sürdürüyor. Zaman zaman kimi üye ve elebaşılarının ülkemizde yakalandığı haberleri çıkıyor. Bu vesileyle senelerdir içimizde yaşadıkları anlaşılıyor. 

Demek onları yadırgamayan ve içine alan bir anlayış, kültürel-siyasal çevre var.

Bu örgüte “İslam Devleti” adını yakıştıramayanlar, “Öyle dersek Müslümanları incitmiş oluruz, bunlar Müslüman değil ki, cani” diyorlar. 

Başkaları, özellikle Müslüman olmayan tartışmacılar, “Ama onlar, kendilerini öyle adlandırıyorlar ve şiddetlerinin gerekçelerini dinlerinden türettiklerini söylüyorlar. Onlara dönüp, hayır siz Müslüman değilsiniz nasıl denir?” diye karşılık veriyorlar.

Sonunda her kişi ve kümenin kendisini nasıl adlandırırsa öyle kabul edilmesi, bunun inkârının daha büyük sorunlara yol açacağı mantığından hareketle, yapılması gerekenin, bu örgütün dayandığı kültüre ve gerekçelere odaklanmak olduğu konusunda uzlaşıldı. 

Kendisine İslam Devleti diyen teşkilatın, içten patlayan Suriye ve Irak’ta nasıl devletleştiği, hilafet ilan edip nasıl dünyanın her yerinden cihatçı devşirdiği, hangi gerekçelerle sayısız insanı göz kırpmadan katlettiği ve kadınları köleleştirdiği gerçekten incelenmeye değer. 

Graeme Wood, Atlantik dergisinin Mart 2015 ve Aralık 2017 sayılarında bir grup IŞİD destekçisi ve sempatizanı ile mülakatlar yaparak bu cihatçı teşkilatın zihniyet dünyasını araştırmış.

Bulguları şöyle: 

"Gerçek şu ki IŞİD fazlasıyla İslami; dayandığı kaynakların tümü, en radikal yorumları da içerse, yazılı ve sözlü dini külliyatın bir parçası. Mesele, bu yorumları, Ortadoğu ve Avrupa’da yaşadıkları topluma yabancılaşmış bir sürü psikopat ve maceracının şevkle benimsemesi.” 

Vurgu, Obama’nın dediği gibi, “İslam’la değil, onu çarpıtan insanlarla mücadele etmek” üzerine olmalı. 

Bakalım dünya, özellikle Müslümanlar,  bunu başarabilecek mi? ‘Dava’ uğruna katliama, köleleştirmeye ve hoşgörüsüzlüğe kapı aralayan yorumları, öğretileri reddedecekler ve imamları önemsizleştirebilecekler mi? 

Eğer, bu başarılamazsa, köktendincilerin ilan ettikleri kutsal savaş’ın (cihad’ın) kurbanı olanlar - ki bunların içinde pek çok Müslüman da var - neden kurban edilmek istendiklerini bilmeyecek ve kendilerini savunamayacaklar.

Diğer bilinmesi gereken şey de, IŞİD’in neden “Haçlılarla mücadele” adı altında Batı ve Batı’yla ilintili her şeyle ölümüne bir mücadeleye girmiş oldukları. 

Cihatçılar için Batı’nın güdümüne girilen 16. yüzyıldan itibaren tarihi silmek ve İslam’ın saf ve şaşalı günlerine dönmek vazgeçilmez hedef. İslam’ın güneşinin parlaması için Batı’nın ışığının sönmesi lazım. 

Bu apokaliptik (vahye dayanan) inanç uğruna her türlü fedakârlığı ve acımasız eylemi yapmaya hazırlar. Bu konuda o kadar ciddiler ki dünyadaki varoluşlarını (ve kendi ölümleri dâhil tüm ölümleri) bu merkezi inanca bağlıyorlar. 

Ölümden korkmamaları, onları, etkili ve korkutucu yapıyor. 

Gerçekleştirdikleri kitlesel katliamlar; müzeleri, çeşitli türbe ve (Osmanlı dahil) ibadethaneleri imha etmek dünya yüzünden medeniyet(ler)in izini silmek, ulusal sınırları kaldırmak ve sadece (kendilerine benzeyen) inananlardan ibaret bir hayat ve çevre yaratmak amaçlı. Bu, dünya sahnesinde sergilenen ve tüm insanlığın seyrettiği bir drama… İddianın büyüklüğü, örgütü de olduğundan büyük ve güçlü gösteriyor. 

Savunduğu şeyler Ortaçağa ait olsa da IŞİD’e hayat veren ‘siyasal İslam’, 20 . yüzyılın koşullarında ortaya çıktı. Saflarını 21 yy.da sıklaştırdı, mesajını bu dönemin araçlarıyla yayıyor.

Neden? Arap rejimlerinin hepsi, Müslüman ülkelerin çoğu, bireyi boğacak kadar otoriter. Muhalefet ancak isyanla dışa vurulabiliyor. İsyan bastırıldıkça radikalleşiyor. Gelişme ve özgürleşme engellendikçe, mücadele kutsal bir davaya dönüşüyor.

Bilimsel, kültürel ve teknolojik üstünlüğüyle İslam toplumlarını kuşatan Batı, Müslüman toplumlara doğal kaynaklarına duyduğu iştah kadar değer vermiyor ve onları işbirliği yaptığı zalim hükümdarlarının insafına bırakıyor. İçeriden ve dışardan kirlenen İslam’ı arındırmak, bu “davaya” baş koymuş insanlara kalıyor. 

Radikal/cihatçı İslami örgütleri harekete geçiren işte bu mantık!

***

Çağlar arasında sıkışmış insanlar, açık ki yolculuklarını simgeler ve formülleştirilmiş anlamlar aracılığıyla yapıyorlar. Ama hevesleri, beklentileri, sıkıntı ve endişeleri bu anlam ve simgelere sığmıyor. Ne kadar geriye giden referanslar kullansalar da kendilerine şimdi ve burada yer açmak istiyorlar. 

Varlıklarını duyurmak ve bunu şimdiye kadar olduğu gibi tabi ya da marjinal varlıklar olarak değil, zamana ve mekâna hükmeden varlıklar olarak yapmak istiyorlar.

Ellerinde iki araç var: İnanç ve şiddet. 

İnançları onları haklı kılıyor; şiddet ise kuvvetli... Kuvvetlerinin ilahi irade tarafından onaylandığına ve kutsandığına inandıkları için ölümden korkmuyorlar.  Onlar için şiddet hedef değil, inançlarının sergilenmesinde törensel bir gösteri. Küresel tiyatroda sahneye koydukları kanlı ve sarsıcı bir oyun. 

Şiddetin hem hâkimiyet kuran ve güç sergileyen hem de isyancı rolünü sonuna kadar kullanıyorlar. 

Üzerinde hâkimiyet kurdukları veya yaşamamasına karar verdikleri bireyleri eşyalaştırmak amacıyla insanlıktan soyutluyorlar. Çünkü insan, Allah’ın yaratığı ve saygın (olması gereken) bir varlık. İnsanlıktan soyutladıkları (kâfir ilan ettikleri) kişilerin ne hakları ne de güvenceleri var. Onlar artık, atılacak, kırılacak, yakılacak nesneler... 

Bu durum her çağda dünyanın her yerinde yaşanmıştır. 

Şiddeti haklı kılan, onu kullananın sahneden galip ayrılmasıdır. 

Galip, yasaları belirler, hakkın ve haklılığın ölçülerini koyar.

Bu muameleye tabi tutulanların sergiledikleri karşı-şiddet, önceleri şekavet (haydutluk) şimdilerde “terörizm” olarak adlandırılmıştır. 

Terörizm, şiddeti bir yıldırma, sindirme siyaseti olarak kullanmaktadır. 

İnsanları dehşete düşürerek yönetmek kadar, yönetime karşı çıkmak için şiddete başvurmak, tarih kadar eskidir.

Bugün Orta Doğu’da kendisine karşı örgütlenen uluslararası mücadeleye rağmen hayata tutunmaya çalışan IŞİD (veya İslam Devleti), Amerikalıların Afganistan’da işgalci güç olan Rusya’ya karşı millet olamamış toplulukları bir araya getirip, dini merkeze alan bir dayanışma ideolojisi ile harekete geçirdiği akımın devamıdır. 

Tüm dünyadan katılan ve küreselleşmenin ivmesinden yararlanarak haksıza karşı “cihat etmek” isteyen Müslümanları cezbeden IŞİD, modernite ile aşiret düzeni değerlerinin karışımıdır.

Modern olan, kullandığı savaş ve iletişim araçlarıdır. 

‘Aşiret düzeni’, ona kendisine göre yorumladığı dinin ilk çıktığı zamanki toplumsal yaşam, siyasal düzen ve hukuk kurallarını sunmaktadır. IŞİD ve destekçileri, ait olduğu medeniyetin Batı karşısında yenilmiş ve geriletilmiş olmasından çok etkilenmişlerdir. Dinlerinin, dindaşlarının aşağılandığına inanmaktadırlar. 

Bu yüzden aşiri derecede öfkelidirler. 

İsyanlarının başlıca nedeni, Batı’ya karşı çıkmaktır. Motivasyonlarının kaynağı ise Batı’ya duydukları büyük kin ve intikam duygusudur. Bu duygusal kaynak, onların Cihat diye adlandırdıkları ‘yeni bir dünya kurmak’ arzusunun pınarıdır.

Ancak, böylesine küresel bir “Dava” tartışma, kuşku ve çelişki kaldırmaz. 

Total bir itaat ve hareket birliği, bunu sağlayacak liderlik lazımdır, çünkü dava, bir varlık-yokluk savaşıdır. Doktrine ve siyasi birliğe uymayan her unsurun, görüşün ve talebin tasfiyesi gerekir. 

Çoğulculuk - farklılıkların bir arada yaşaması, yaşatılması-  mümkün ve makbul değildir. Demokrasi, ilahi iradeyi temsil ettiği varsayılan Emir’in kararlarına uymadığı için tekfirdir. O nedenle iç düşmanlar önce (birlik ve bütünlük için), sonra dış düşmanlar (güvenlik için) ortadan kaldırılmalıdır. Bu bütüncül (totalist) projenin şiddet içeren yöntemlerle gerçekleştirilmesi kaçınılmazdır.

Söz konusu cihat projesi, ancak bütüncül,  birleşik bir yönetimle gerçekleşebilir. 

Bu yönetim hilafettir. Bu nedenle tüm pan-İslamist hareketler, hilafeti kurmak veya ihya etmek hevesinde olmuşlardır. Hilafet, sadece bireyin uyacağı sivil davranış kodlarını vaz etmeyecek, toplumun doktrine uyumunu da sağlayacak ve denetleyecektir. Bu işlevi, devletle bütünleşmiş organlar yerine getirecektir.  Bunun bir benzeri, İran’daki Velayet-i Fakih kurumudur. İnsanların sadece kamu alanındaki değil, tüm zamanlardaki davranışlarının çerçevesini çizer, denetler ve bireyleri hizaya sokar. 

***

Batı’yla derin bir “ödeşme” arzusu, İslami akımları radikalleştirdiği oranda onları askeri bir güç olmaya da yöneltmiştir. İslami akımların giderek daha savaşçı olması ve kendilerine has bir çekirdek ülke yaratıp (veya ele geçirip), tüm Müslümanları kapsadıktan sonra Batı’ya açılma (daha doğrusu fethetme) arzuları, saklanmayan bir gerçektir. 

Güçlenmek için bireycilikten vaz geçmek; demokrasinin uzlaşma adına zaman kaybettiren tavizkârlığından uzaklaşmak; kişisel iradelerin, milletin iradesini temsil eden bir liderliğe/yönetime teslim edilmesi; dava ile devletin özdeş kabul edilmesi (devletin dava için araçsallaştırılması) ve hukuktan çok amaca uygun bir usuller bütünün benimsenmesi İslami akımların ortak özelliğidir. 

Kimi için korkutucu olarak görünen bu gündem, ‘Siyasal İslam’ı benimseyenler için tarihi bir fırsat ve tarih yapmanın aracıdır. 

Siyasal İslamcılar, Batı’yla mücadeleyi bilim, teknik ve modern siyasal-hukuksal kurumlar aracılığıyla yapamadıklarından en yalın ve etkili yöntem olan şiddeti seçmişlerdir. Şiddeti, tarihsel olanı, yani Batı’nın İslam toplulukları üzerindeki hegemonyasının tüm izlerini silmek için gerekli görmektedirler. 

Bu nedenle şiddeti, sadece Batı’ya değil, onunla ilişkili gördükleri tüm gerçek ve sembolik temsilcilerine yöneltmekte sakınca görmezler. Bu anlamda şiddet bir arınma aracıdır. Öze dönüş için gereklidir.

Bu meta-mücadelede kalıcı sonuçlar alabilmek için eski veya var olan bir devlet yapısına yaslanılmamalıdır: Mevcut devletlerin ve toplumların (Müslüman da olsalar) tümü Batı tarafından ‘kirletilmiştir’. Öngörülen devletin tarihi bugün başlamalıdır. Bu devletin sınırları yoktur; tüm inananlara ve biat edenlere açıktır. O nedenle küresel bir çağrısı vardır.

Bu devletin kurucu araç olarak benimsediği şiddetin iki işlevi vardır: Yeni bir doğuşun teatral bir duyurumudur. Şiddet, güçsüzü güçlü kılan eylemsel bir araçtır. Tanrı’nın can vermek ve can almak ayrıcalığına, can alarak ortak olmaktır. 

Cihatçılar, kendilerini dava için feda ederken de, düşmanlarını törensel gösterilerle öldürürken de, eski dinlerin tümünde var olan kurban ritüellerini (ayinlerini) çağrıştıracak davranışlarda bulunurlar. Güç ve tanınma açlıklarını karşılayan şiddet, cihatçıların varlık ve amaçlarının dışa vurumudur. 

Kafa kesmeler, kitle katliamları, ele geçirdikleri yerlerdeki tüm mal ve insan varlıklarına (özellikle kadınlara) el koyma eylemleri, yeni kazandıkları iktidarları sergileme yanında, tüm dünyaya meydan okuma biçimleridir. Şimdiye dek kendi belirledikleri bir geleceği olmayan ‘önemsiz insanlar’ için güçlü bir çekim ve katılma çağrısıdır. 

Bu çağrı, dünyadaki yoksulluk, adaletsiz, katlanılmaz düzeyde eşitsizlik, önemsizlik ve aşağılanmışlık devam ettikçe gücünü sürdürecektir. 

Çünkü söz konusu olgu, bir bakıma küresel medeniyetin kendi zafiyetlerinin eseridir.

______________

* Bu yazı Gazete Davul’dan kısaltılarak aktarıldı. İki bölüm halinde yayınlanacak. 

 

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.