Küllerinden doğan zümrüdüanka: Hulusi Paşa

Yüksek Askeri Şura’nın (YAŞ) geleneksel yıllık toplantısı, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın tüm ‘politik zekâsını’ konuşturduğu, ince örülmüş hamlelerle doluydu.

15 Temmuz’da “kendi askerlerince derdest edilen ilk Genelkurmay Başkanı” olma öyküsünden hemen sonra, o gece uğradığı kötü muamelenin nişanesi olan güya kızarmış boğazını, başını olağandan daha dik tutmak suretiyle göstere göstere çıktığı Yenikapı sahnesi, Akar’ın  tekrar yükselişe geçtiği yer olmuştu.

Yenikapı’da küllerinden doğan bu “Zümrüdüanka”, oradan havalanarak yaptığı zorlu uçuş boyunca Erdoğan’la el ele vererek TSK içindeki tüm olası güç odaklarını yavaş yavaş, ama teker teker imha ederek 2021’e erişti.

2021 YAŞ’ında da, geride kalmış en etkili isim olan Dündar’ın ipini, arkasındaki MHP/Bahçeli gibi bir desteğe rağmen çekmeyi başardı.

3’üncü Kolordu Komutanı olarak Hasdal Askeri Cezaevi’nin sorumlusu olduğu dönemde, cezaevindeki Balyoz hükümlüsü silah arkadaşlarını ziyaretinde “üzülmeyin, üzülürseniz büzülürsünüz; büzülürseniz düzülürsünüz” gibi laflar ettiği aktarılan bu Simurg’un, sırf bu sözleri nedeniyle tüm o “Balyoz camiası”nın nefretini kazanmış olması gerekirken, aksine, 15 Temmuz sonrasında en büyük desteklerden birini tam da o camiadan görmüştü.

Böylesi bir “şeytan tüyü” sahibinden, ve Yalçın Küçük’ün Yaşar Büyükanıt için kullandığı teatral abartmasıyla söylersek, “Hulusi Paşa hazretlerinden” söz ediyoruz!

Peki, neler yaptı YAŞ’ta Akar?

Yaptıklarından ilki Ümit Dündar’ı emekli ederek birkaç yıl sonrasına da etki edecek biçimde orgeneraller kadrosunu dizayn etmesi oldu.

Ümit Dündar ismine ilişkin çok şey söylendi.

Kendisinin 15 Temmuz gecesi Erdoğan’ı güvenli bir yer olarak İstanbul’a davet etmesi ve güvenilirliğine kefil olarak da Bahçeli’yi adres göstermesi vurgulananlar arasındaydı.

Can Ataklı’nın geçen hafta hatırlattığı gibi, şu nokta bilerek veya bilmeyerek ıskalandı:

Ümit Dündar, aynı gece, komutanı olduğu 1’inci Ordu karargâhına sadece beş km mesafedeki Köprü’de, gencecik erlerin ve çocuk denecek yaşta askeri öğrencilerin linç edilmesine, sakallı militanlarca onlara işkence edilmesine, boğazlarının kesilmesine, kanlarının akıtılmasına göz yumarak müdahale etmeyen kişiydi.

Oysa Selimiye’nin hazır kıtasını göndermesi bile yeterliydi!

Neden müdahale etmediğini belki emeklilik günlerinde yazacağı anılarında bize anlatmak ister. Ve tabii “askerin politikayla işi olmaz” şiarıyla yetiştirilmiş olan silah arkadaşlarına, Bahçeli ile ne zamandan beri ve ne türden bir ilişkisi olduğunu da!

YAŞ kararlarını oyuncuların birkaç hamle sonrasını da düşündüğü bir satranç oyununa benzetirsek, Dündar’ın emekli edilerek yerine Musa Avsever’in getirilmesiyle, sadece Dündar’ın genelkurmay başkanlığının önüne geçilmiş olmadı.

Aynı zamanda, hem Avsever’in önümüzdeki yılın genelkurmay başkanı olacağı neredeyse kesinleşmiş ve hem de, bu hamlenin devamı olarak, Akar için muhtemel tehdit kaynağı olabilecek iki ismin, Yavuz Türkgenci ve Metin Gürak’ın, önümüzdeki birkaç yıldaki yükselişleri de kontrol altına alınmış oldu.

Bu ise, Akar’ın planlarını sadece bugün için değil, 2025’lere kadar uzanacak bir dönem için kurduğunu gösteriyor.

Peki Akar, Avsever ismini, bu senenin Kara Kuvvetleri Komutanı ve önümüzdeki birkaç senenin genelkurmay başkanı olarak neden tercih etti?

Burada temel belirleyicinin, Avsever’in, dün basına da yansıyan bazı politik ilişkilenmelerinden ziyade askerî kişiliği olduğu kanaatindeyim.

Bu bakımdan, Mustafa Balbay’la yemek hadisesinin ve o yemekte söylediklerinin Avsever’i tanımak ve tanımlamak açısından doğru bir ipucu olmadığını, onu daha iyi tanımlayacak şeyin, “gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım, benden size zarar gelmez”ci bir asker oluşu olduğunu düşünüyorum.

Ne demek istediğimin bir örneği olması açısından, 1’inci Ordu Komutanı olduğu bu son dönemde, kendisine bağlı ve kritik önemdeki kolordularla hiçbir biçimde ilgilenmediği, bir mimardan profesyonel yardım da alarak tüm mesaisini Selimiye kışlasındaki mermerlerin renk seçimlerine, kışlanın ışıklandırılmasına, bahçesindeki ağaçların cinslerine harcadığı şeklindeki bir iç bilgiyi paylaşmak isterim.

Ama Allah var, aydınlatma güzel olmuş!

Akar, kendi zekâsına fazlasıyla güvenen biri olarak etrafındakilerden zeka, beceri ve liyakatten ziyade, tam itaat ve tam sadakat talep ediyor. Bunu da genellikle başarıyor.

Genelkurmay Çatı ve Akıncı Üssü davalarındaki mahkeme ifadelerinde, Mehmet Dişli’den Mehmet Partigöç’e, Orhan Yıkılkan’dan Ramazan Gözel’e 15 Temmuz öncesi hemen tüm yakın çalışma ekibinin, başlarına gelen onca şeye rağmen Hulusi Akar’dan “her nasılsa” sitayiş ve hayranlıkla söz ettiğini burada not etmek isterim.

İşte Avsever de böyle bir isim.

Tıpkı Yaşar Güler’in olduğu gibi.

Bu seçimle Akar, Milli Savunma Bakanı olarak görev yaptığı sürece gerek genelkurmay başkanlığından ve onun koridorlarından, gerekse de kuvvet komutanlıklarından ve yine onun koridorlarından herhangi bir “yan bakış”, herhangi bir “iş yavaşlatma” ile karşılaşmamayı çok büyük ölçüde garanti altına almış oluyor.

Ümit Dündar’ın ipini çektiren şey de zaten bu “direnme” teşebbüsü olmuştu. Dündar, muhtemelen Kara Kuvvetleri karargâhında birlikte çalıştığı birtakım kişilerin, örneğin “bu adam bu karargâha gelirse ben giderim” blöfü yapan bazı atak generallerin dolduruşuna gelerek, Hulusi Akar’ın Kuvvet İstihbarat Başkanı olarak atadığı Serdar Atasoy’u karargâha sokmamak ve hakkında FETÖ’den suç duyurusunda bulunmak gibi bir gaflete düşmüştü!

İşte Akar bu son hamlesiyle, Metin Temel, Cihat Yaycı ve Zekai Aksakallı örneklerinden hâlâ ders almamış olanlar var ise, kendi talimatlarına karşı direnç teşebbüsünde bulunacakların başlarına ne geleceğinin şiddetli bir gösterimini Ümit Dündar üzerinden tekrarlamış oldu.

Toparlayarak söylersem:

Bu YAŞ’ta, Akar’ın kılçıksız, çelikten bir çalışma ekibini tam anlamıyla oluşturmayı başardığı bir “konsolidasyon”a tanık olduk.

Peki ya alt kadrolar?

Akar’ın, yine tüm o kurnaz politik zekâsının ve gereği ve sonucu olarak, Doğu Bey’e apoletlerini sıvazlattıran bazı denizci albayları amiral yapmak gibi verdiği (ama ne zaman geri alıvereceğini artık anlamış olmamız lazım gelen) tavizler dışında, alt kadrolarda da benzer bir yaklaşım izlediğini görüyoruz.

Gerek terfi edenlerin gerekse emekli edilenlerin bir kısmını şahsen tanıyorum. Terfi edenlerin ortak özelliğini, düşünsel bir çaba göstermeye gerek duymaksızın çok çalışan, düşünsel yoksunluklarını görünür bir işkoliklikle kapatan, biçimci, emir kulu, kariyerist, itaatkar ve (varsa) politik/dinsel angajmanları bu özelliklerinin içinde erimiş/eriyecek kişiler oluşları olarak görüyorum.

Albaylıktan generalliğe terfi edenler içinde sayıları az da olsa kurmay subaylar olması ise ilginç.

Zira, bilindiği gibi, kurmay subaylar 15 Temmuz sonrasında lanetlenmiş, kurmay subay olmak “FETÖ’cü” olmakla eşanlamlı görülür olmuştu. Elde hiçbir kanıt olmamasına karşın Serdar Atasoy’un göreve başlatılmamasının ve hakkında soruşturma istenmesinin nedeni de onun bir kurmay subay olması idi.

Bu tecrübe ortadayken, ve MİT’in terfi eden bu kurmay albaylar için - arzu ettiği takdirde - sadece bir sayfalık bir notla “çekince” belirtmesi halinde terfi ettirilmemeleri mümkünken bu yola başvurulmamış olması, Akar’ın sadece Erdoğan’la değil, Fidan’la da iyi bir koordinasyon içinde olduğunun işareti olarak görülmeli.

Emekli edilenlerin, ama özellikle de daha görev süreleri dolmadan kadrosuzluk nedeniyle emekli edilenlerin ise, Akar döneminin ruhunu kavrama konusunda başarısız olmuş, ya da kavradığı halde kendi angajmanları doğrultusunda davranabileceklerini, direngenlik gösterebileceklerini zannetmek gibi bir hataya duçar olmuş kişiler olduklarını söyleyebilirim.

Akar, bir-iki yıl önce kendi imzasıyla general/amiral yapılmış bu kişileri, daha olağan sürelerini bile tamamlamadan emekli ederek kendi gücünü ve muhataplarının güçsüzlüğünü; ve dolayısıyla emri altındaki herkesin kaderinin nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunu da göstermiş oluyor.

Neticede Akar, Türkiye’de askeriyenin “tek adamı” olduğunu ilan etmiş oldu bu YAŞ’ta.

Esas üzerinde durulması gerekenin ise bugün değil, gelecek olduğunu düşünüyorum.

Hep Erdoğanlı senaryolarla düşünmeye alışmış zihnimizi bir an için Erdoğansız bir Türkiye’ye yöneltip, ülkenin en önemli kurumlarından biri olan orduyu sıkıca elinde tutan, NATO, ABD ve İngiltere gibi uluslararası aktörler için muteber bir muhatap olmayı sürdüren bir Akar figürünün Türkiye siyasetinde ne tür roller oynayabileceği, ve bunun olası sonuçları üzerine daha fazla düşünmemiz gerekiyor.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.