Gılgamış’tan günümüze…

Günümüzden 4 bin 200 yıl önce yazılmış Gılgamış Destanı bize, insanın özünde çok da değişmediğini, denetlenmeyen mutlak gücün çevresine acı ve mutsuzluktan başka bir şey vermediğini, ama bir gücü denetlemenin, bir başka güçle onu dengelemek olmadığını çok iyi anlatır.

Gılgamış Destanı’nı bilmeyen yoktur. Mezopotamya’da ortaya çıkan tarihteki ilk yazılı destandır.

Binlerce yıl öncesine uzanan Sümer tabletlerinde, belki de tarihin ilk kentlerinden biri olan Uruk’un ölümsüzlüğü arayan kralı Gılgamış’ın öyküsü anlatılır.

Destana konu olan kral Gılgamış gerçekten yaşamıştır.

Akat dilinde yazılmış olan bu tabletler, Gılgamış’ın ölümünden bin yıl kadar sonra yazılmış ve günümüze kadar gelebilmiştir.

Destanda, yarı tanrı yarı insan olarak anlatılan Gılgamış karada ve denizde olan biten her şeyi bilen başarılı bir yapı ustası ve yenilmez bir savaşçıdır.

Gılgamış, olağanüstü güzellikte ve halkın tüm ihtiyaçlarına cevap bir kent yaratmıştır. Ama yine de halk kaygılıdır ve mutsuzdur.

Çünkü o içindeki tüm insanlarla beraber Uruk’un sahibidir. Kükrediği zaman tüm şehir tir tir titrer, kimin yaşayacağına kimin öleceğine o karar verir, şehirde yaşayan hiç kimse ona karşı çıkmaya cesaret edemez.

Sonunda kontrolsüz gücün doyumsuzluğuyla baştan çıkan Gılgamış’tan ölesiye korkan umutsuz halk Panteon’daki Sümer tanrılarının tanrısı Anu’yu yardıma çağırır. Anu’dan artık kontrolden çıkan ve halka çok acı çektiren Gılgamış’ı kontrol altına alacak bir şeyler yapmasını isterler.

Halkın çok acı çektiğini gören Anu da, evrenin yaratıcısı Aruru’ya başvurur ve Gılgamış ile aynı güce ve cesarete sahip olan Gılgamış’ı denetleyecek ve dengeleyecek bir kahraman yaratmasını ister. Ve Aruru Gılgamış’ın benzeri Enkidu’yu yaratır.

Enkidu ile Gılgamış ilk karşılaşmalarında kavgaya tutuşurlar. Gılgamış Enkidu’yu yenmesine yener ama artık, rakipsiz mutlak güç değildir. Onu dengeleyen bir başka güç, Enkidu vardır.

Ancak, Enkidu da, Gılgamış gibi kendi gücüne tapan biridir. Kırlarda yaptığı katliam halkı bezdirir. Bu kez de halk Gılgamış’tan yardım ister.

Gılgamış, Enkidu'yu yola getirmek için çok güzel bir kadın olan Şahmat’ı yollar ve Enkidu’nun ehlileşmesini sağlar. Ve sonunda Aruru’nun ve halkın isteğinin aksine Gılgamış’la Enkidu çok iyi arkadaş olurlar ve birlikte güçlerini sınamak için ormana giderler. Kendilerine de düşman olarak Lübnan sedir ormanlarının kralı dev Huvava’yı seçerler. Enkidu korkudan dona kalır ama Gılgamış Huvava’yı öldürür. Ama bu arada Gılgamış, tanrıçayı kızdırır. Tanrıça, intikam almak için Uruk kentine saldırır, bu saldırılarda Enkidu ölür. En iyi dostunu kaybeden Gılgamış da ölümsüzlüğü aramak için yollara koyulur...

Ne Gılgamış ölümsüzlüğü bulur ne de Anu’nun doppelganger çözümüyle Uruklular huzuru...

Anu’nun Gılgamış’ı kontrol etmek için Aruru’dan istediği çözüm, günümüzün denge ve denetleme mekanizmasının bilinen ilk halidir. İnsanlığın tarihi, gücün yozlaşmasına karşı haklarını ve özgürlüklerini yazılı anayasalar, yasalar ve denetleyici kurumlar ile güvence altına alma mücadelesinin tarihidir büyük ölçüde. 

Enkidu’nun yaratılmasının Urukluların sorunlarını çözmek yerine yeni dertlere ve acılara yol açması ise, toplum kendi geleceğine sahip çıkmadıkça hiçbir dengeleyici gücün, anayasaların ve yasaların demokrasi ve özgürlük getirmeyeceğinin 4 bin 200 yıl öncesinden bize uzanan uyarısıdır.

Günümüzde Brezilya’dan Hindistan’a, Macaristan’dan Türkiye’ye birbirinin üzerine devrilen demokrasilere bakmak yeterli.

Güçlü, katılımcı ve örgütlü bir toplum yoksa ve çok daha önemlisi temel hak ve özgürlüklerini bir mücadele sonucunda kazanmamışlar, o hak ve özgürlükler onlara bahşedilmişse, kitleler devletin saldığı korku ve baskı karşısında hayatta kalmak dışında neredeyse tüm haklarından kolaylıkla vazgeçiyorlar.

Trump’ın tüm zorlamalarına rağmen ABD’de güçler ayrılığı çalışıyor, Boris Johnson’ın parlamento darbesi anında akamete uğruyorsa, bunu demokrasi ve özgürlüklerini dişleri ve tırnaklarıyla kazıya kazıya kazanmış olan halkın uyanıklığı ve mücadelesi sağlıyor.

Bize gelince, sınır ötesi harekâtın yarattığı milliyetçi coşku ortamında, tüm özgürlüklerimizin, haklarımızın hatta insan kalma çabamızın dahi askıya alındığı bir karanlığı yaşıyoruz.

Sahip çıkmadığımız için yüz yıllık parlamenter geleneğimiz çöpe atıldı. İktidarın tüm yarınlarımızı etkileyecek kararlarını tartışamıyoruz, toplum olarak kendimizi kurt kapanı içinde bulduk.

İktidarın eylemlerini eleştirmek, soru sormak, iktidarın düşündüğünden farklı düşünmek sadece yasak değil, suç.

Oysa hâlâ bir anayasamız var. Bu Anayasa’nın 15’inci maddesi savaş durumunda dahi bazı temel hakların sınırlandırılamayacağını yazıyor. Aynı Anayasa’nın 13’üncü maddesi, temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaksızın, ancak kanunla sınırlandırılabileceğini söylüyor.

Anayasa bu kadar net ve açıkken, nasıl oluyor da, bugün iktidardan farklı düşünmek ve tutum almak suç sayılıyor, insanlar gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor?

Çünkü bugüne kadar ne anayasamıza, ne haklarımıza sahip çıktık. Tıpkı, Uruklular gibi bizi bunaltan gücü, ruh ikiziyle kontrol altına alabileceğimizi sanarak yıllarca sorunu kendi dışımızda aradık. Siyasetin alanını genişletmek için çaba sarf edeceğimize, bir başka güçle siyaseti sınırlandırmayı çözüm olarak gördük. Şimdi tüm güçler birleştiler ve bir arada olmaktan çok mutlular.

Anayasamız da, haklarımız da, özgürlüğümüz de biz sahip çıkmadığımız için artık yoklar.

Not: Bu yazının yazılmasında Daron Acemoğlu ve James A.Robinson birlikte yazdıkları yeni kitapları “The Narrow Corridor” dan esinlenilmiştir.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.