Ekümenik Patrik Bartholomeos’un ABD ziyaretinin düşündürdükleri

Statüsü ve misyonu ile beraber Türkiye resmi söyleminde Fener Rum Patrikhanesi diye geçen ancak uluslararası alanda kabul görmüş adı ile “Konstantinopolis Ekümenik Patrikhanesi”’nin, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerindeki etkisi ve ağırlığı her gün biraz daha artmakta. Son zamanlarda Cumhurbaşkanı’nın da önüne geçen bir ilgiye mazhar oluyor İstanbul Ekümenik Patrikhanesi ve onun ruhani lideri Ekümenik Patrik Bartholomeos Hazretleri.  

Geçtiğimiz Kasım ayında Ortadoğu turuna çıkan ABD’nin Dışişleri eski Bakanı Mike Pompeo İstanbul’a gelip hiçbir devlet görevlisi ile görüşmeden Patrikhane’yi’ ziyaret etmiş ve Ekümenik Patrik Bartholomeos ile görüşmüştü. 17 Kasım’da 2020’de gerçekleşen ziyarette Türkiye’deki dini özgürlükler ile Türkiye de dahil Ortadoğu’daki Hristiyanların durumu ve karşılaştıkları muameleler konuşulmuştu.

Joe Biden, ABD Başkanı seçilmesinden sonra tebriklere cevaplar verirken Patrik Bartholomeos’u da unutmamış, onun tebrik mesajına bir mektup ile mukabele etmişti, henüz Erdoğan’ın tebriğine herhangi bir cevap vermeden evvel. Erdoğan’ın tebriğine cevabı ise, yine Hristiyan olan Ermenilere yapılan soykırımı tanıyacağını söyleyeceği bir telefon konuşması ile olmuştu.

Geçen Eylül ayında büyük umut ve heyecanlarla New York’a giden Erdoğan, Joe Biden ile birlikte bir fotograf vermeyi başaramamış ve bu duruma tepkisini diplomatik nezaketi de yok sayarak sert bir şekilde ifade etmişti. Sabık Başkan Trump döneminde gördüğü türden bir alaka beklentisine giren Erdoğan büyük hayal kırıklıkları yaşarken, Beyaz Saray Ekümenik Patrik Bartolomeos  için üst düzey ağırlama hazırlıkları yapıyor: Ortodoks aleminin ruhani lideri 23 Ekim-3 Kasım tarihleri arasında ABD’de olacak.

Joe Biden 2011’de Patrikhane’ye yaptığı ziyarette Bartolomeos için doğal olarak "ekümenik" unvanını kullanmıştı. Beyaz Saray’da yapılacak resmi konuşmalarda da elbette ekümenik ifadesini kullanacağını beklemek gerekir. Bu unvanın kullanılması Türkiye-ABD ilişkilerinde, Ermeni Soykırımı’nın tanınmasından sonra -aynı şiddette olmasa bile- ikinci bir kriz potansiyeli taşımakta. 

Ama Erdoğan’ın buna tepkisi de tıpkı soykırım açıklamasına gösterdiği türden sönük bir tepki olacağını beklemek gerekir.

Biden ve Bartolomeos görüşmelerinde, ABD Uluslarlarası Dinsel Özgürlükler Komisyonu (USCIRF) raporlarına yansıyan sorunların gündeme geleceğini beklemek gerekiyor. Bu raporlara yansıyan başlıca sorunlar olan Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, kilise ve mezarlıklara yapılan saldırılar, Müslüman olmayan azınlıklara yapılan kötü muameleler ve kullanılan nefret dili, Heybeliada (Halki) Ruhban Okulu’nun tekrar açılması, Ehli Kitap din adamlarına yapılan saldırılar ile Hristiyanların haklarının ve nüfusunun korunması gibi konular gündeme gelebilir. 

Muhakkak olan ise, bu sorunların hepsinin ve hatta daha fazlasının mevcut olduğu. Üstelik bu sorunlar, Tanzimat’ı bir başlangıç kabul edersek, yaklaşık iki yüzyıldır gündeme gelmekte. 

Ama Türkiye gerek kendi tarihsel kozmopolit doğası, gerek uluslarası büyük karışıklıklar ve gerekse otoriter yaklaşımların benimsenmesinden dolayı ortaya çıkan bu sorunları kendi iradesi ile ve insan onuruna yakışır bir şekilde çözme yolunu tercih etmedi. Çözülmeyen sorunlar uluslararası sorunlara dönüştü ve harici siyasi ve askeri müdahalelere zemin hazırladı. 

Türkiye, bir Bizans siyasi geleneği olan, dini ve din adamlarını mutlak bir şekilde kontrol altında tutma ve yönetme siyasetini, adeta, sonsuza kadar sürdürmeye kararlı gözükmekte. 

Bir taraftan bütün Sünni yapıları Diyanet eliyle kontrol ederken, diğer taraftan milyonlarca Alevi’ye dini özgürlükler tanımamakta. 

Bırakın onlara dini özgürlük vermeyi, Alevilerin kendilerini istedikleri gibi tanımlamalarında müsaade etmemekte. 

Yekpare Sünni bir yapı olan Diyanet, devlet eliyle Alevilik inancını şekillendirilmeye çalışılmakta.  

Aynen bunun gibi dünya genelinde yüz milyonlarca Ortodoks Hıristiyanın ruhani lideri olan Ekümenik Patriği de Eyup Kaymakamlığı’na bağlı bir müftü konumuna düşürmeye çalışmakta ısrarlı. 

Beyaz Saray’da ağırlanan Ekümenik Patriğin neredeyse, bir kaymakam odasının önünde esas duruşta beklemesi beklenmekte. 

Varın Türkiye’nin bu vizyonunu siz muvazene edin. 

6 Ekim 2019 bu köşede yayınladığım şu bilgileri bir kez daha hatırlamak yerinde olacak. 

Çünkü Türkiye’deki Hristiyan nüfusun korunması Kilise ve ABD’nin temel gündemlerinden birine dönüşmekte:   

“1877’de açılan Meclis-i Mebusan’da bugünkü Türkiye sınırlarındaki yerleri temsilen 33 Müslüman vekil, 22 de Hristiyan vekil temsil etmişti. Üstelik Hristiyan nüfusun herhangi bir bölgede yoğunlaşması da söz konusu değildi. Neredeyse Türkiye’nin her yerinde Hristiyanların kendi temsilcilerini seçebilecek bir nüfuslarının olduğu görülüyor. Buna göre mezkûr tarihte Türkiye’nin nüfusunun yaklaşık olarak %60’ının Müslüman, %40’ının Gayrı Müslim olduğunu tahmin edebiliriz. Aslında 1844 yılına ait nüfus verileri de bu rakamı teyit etmektedir. Güvenilir kaynakların aktardığına göre, halkının çoğunluğu Hristiyan olan Macaristan, Transilvanya, Voyvodina, Yunanistan ve Gürcistan Osmanlı’dan çıktığı halde Osmanlı’nın elinde kalan topraklarda nüfusun %41 Hristiyan ve %58’i de Müslüman idi. 

İstibdat devrinden itibaren Osmanlı Devleti’nde yoğun bir nüfus hareketi meydana gelir. Bir taraftan kaybedilen topraklardaki Müslüman nüfus Türkiye’ye doğru kaçarken, diğer taraftan Türkiye içindeki Gayrı Müslim nüfus üzerinde devletin ve Müslüman halkın baskısı beraberinde Gayrı Müslimlerin Türkiye’den kaçışlarını hızlandırıyordu. 1914 yılına geldiğinde Türkiye içindeki Hristiyan nüfusun oranı yüzde 40’tan yüzde 20’ye düşmüştü.

Şener Aktürk’ün aktardığına göre 1914-1924 yılları arasında ise daha büyük bir kıyım gerçekleşti. Kalan yüzde 20’lik Hristiyan nüfus 10 yıl içinde yüzde 2’ye düştü. Böylece Türkiye en azından dini bakımdan homojen bir yapıya dönüşmeye başladı."     

Ama Hıristiyan nüfusun azalması 1924 Nüfus Mübadelesi ile sınırlı kalmaz. Devlet bir tarafta Rum bakiyelerini Müslümanlaştırırken, diğer taraftan sistemli baskılarla Gayrı Müslimlerin ülkeden kaçışlarına hız katmaktadır. 

1935’te Trakya’daki pogrom ile bölge Yahudilerden arındırılmıştı 1942 Varlık Vergisi ile devlet Gayrı Müslim zenginlerin varlıklarına el koymuştu. 1955, 6-7 Eylül Olaylarının hedefi yine Gayrı Müslimler idi. 

Kendilerini emniyette hissetmeyen Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler tedricen vatanlarını terk edip yaban ellere göçtüler. Beyin ve sermaye göçünü de kapsayan ve gidişler ülkenin çoraklaşmasını beraberinde getirdi. 

Aynı ölçüde büyük olaylar yaşanmasa bile Gayrı Müslimlere yapılan baskılar, bu topraklarda hiç eksik olmadı. 

Günümüzde de sistemli olduğu anlaşılan saldırılar devam etmekte. En son Bursa’da bulunan Aziz Georgios Rum Ortodoks Kilisesi bilinçli bir şekilde ihmal edilerek yıkılması sağlandı. 

Hükümetin dış politikadaki başarısızlıkları, özellikle siyasi liderlerin dilinde nefret retoriği olarak tezahür etmekte. 

Bu nefret retoriği avamın havasa, cinayetlere varan, fiili saldırılarına dönüşmektedir ve dönüşmüştür de.

Fransa ve ABD’nin Yunanistan ile ittifakını farklı bir boyuta ulaştırması ve Türkiye’nin Yunanistan ile yaşadığı gerilimi tırmandırması gibi konular Türkiye’de yaşayan Gayrı Müslimlerin güvenliklerinin bir kez daha gündeme taşınmasını zaruri hale getirmekte. 

6-7 Eylül Olayları’nın böyle bir gerilimin neticesinde yaşandığını hatırlatmak da faydalı olacaktır.  

 

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.