Evrim teorisi ve insan

Darwin’in “doğal seçilim”e dayalı evrim teorisine göre bulunduğu çevreye en iyi uyum gösteren canlılar hayatta kalır, bunlardaki genetik bilgi gelecek kuşaklara aktarılır ve bu bilgi türün yaygın özelliği haline gelir. 

Bu teorinin iki ana bileşeni var. Birincisi türlerin davranış ve görünüm özelliklerinin zamanla nasıl değişime uğradığını, ikincisi türlerin uzun zaman süreçleri içinde (yüz milyonlarca yıl) nasıl alt türlere bölündüğünü ve bu sürecin nasıl zincirleme bir biçimde sürüp gittiğini açıklar. 

Bir önceki yazıda bazı fosil kalıntılarının 3,5 milyar yıl önce yeryüzünde bir çeşit hayat olduğunu gösterdiğine değinmiştik. Büyük Patlama’dan sonra (Big Bang) evren sürekli genişledikçe (hâlâ genişliyor) başlangıçtaki milyarlarla derecelik ısı da sürekli azalmış ve dünya canlıların yaşamasına elverişli bir sıcaklığa ulaşmıştı. 

Geçen yıl ölen bilim adamı Steffen Hawking “Belki önceden ilkel bir yapılanma biçimi vardı ve DNA’yı oluşturmuştu” diyor ve devam ediyor: “Ancak DNA ortaya çıkınca o kadar başarılı oldu ki, kendisini oluşturan önceki biçimlerin yerine geçti, diyebiliriz”.

Hawking bu önceki ilkel biçimlerin ne olabileceğini tam bilinmediğini ama bunların muhtemelen RNA olabileceğini söylüyor.

RNA’lar DNA’da bulunan spiral yapıdan yoksundurlar. Hawking’e göre bunların kısa ayaklarının DNA’da olduğu gibi kendilerini yeniden üretebildikleri ve daha sonra da DNA’yı oluşturabildikleri düşünülebilir. 

Peki, bu “başarılı” DNA molekülleri insanı ve canlıların evrimini nasıl yarattı? 

Hawking DNA spiralinin iki zincir kolu olduğunu anımsatıyor. Bunları nükleik asitler bir arada tutuyor. Karbon, hidrojen, oksijen, azot ve fosfordan oluşan bu asitler, insan ve diğer canlılardaki kalıtsal (genetik) bilgiyi depoluyor ve kuşaktan kuşağa aktarıyor. Bu kimyasal bileşikler ayrıca hücrelerdeki protein, enzim ve hormon sentezi gibi birçok hayati süreci de yönetiyorlar. 

Nükleik asitlerin adeninguanincytosin och tymin denen nükleotitlerin bileşiminden meydana geldiği biliniyor. Bunlar da belli bir sıralanma (sekvens) içinde fosforik asit, beş karbonlu şeker ve azotlu bir organik yapı içeren üç farklı molekülden oluşuyorlar. 

Spiralin bir zincirindeki adenin, her zaman diğer zincirdeki bir tymin molekülüyle birleşir. Guanin molekülü de her zaman diğer zincirdeki cytosin ile birleşir. Böylece bir zincirdeki nükleik asitler, diğer zincirdeki nükleik asitlerle tamamlanır ve bunlar da yeni spiralleri oluşturur. Bu da gösteriyor ki, DNA molekülleri, nükleik asitlere kodlanmış genetik bilgiyi katlayarak artırma yetisine sahiptirler.  

Hawking evrimi bu kimyasalların DNA içindeki sıralanmasında meydana gelen rastlantısal değişikliklere bağlıyor. Bu değişikliğin bir kaynağı mutasyondur. DNA kendisini yeniden üretirken zincirlerindeki moleküllerden birinin rastlantısal biçimde sıra değiştirmesi mutasyona yol açıyor. 

Çoğalma sırasında meydana gelen bu “yanlışlar” olumsuz nitelikliyse ölüyorlar. Nötral olan yanlışlar ise genlerin fonksiyonunu etkilemiyor. Hatta bazıları türün devamı için yararlı oluyor. Sonuçta doğal seçilim bir değişime yol verebiliyor, türler çeşitleniyor ve bu değişim diğer kuşaklara aktarılıyor. 

Hawking anlatıyor: “Biyolojik evrim başlangıçta çok yavaştı. Hayatın tek hücrelilerden çok hücreli organizmalara doğru gelişmesi için için 2,5 milyar yıl gerekti. Balıklar ve sürüngenlerle başlayıp memelilere doğru değişim için ayrıca bir milyar yıl daha gerekti. Ancak daha sonra evrimin hızlandığı görülüyor. İlk memelilerin insana evrilmesi için yüz milyon yıl yetecekti. Bunun nedeni, insandaki önemli organların çoğunun zaten balıklarda ve sürüngenlerde bulunuyor olmasıydı. Gelişimin lemur gibi memelilerden insana doğru ilerlemesi için biraz ince ayar gerekecekti”.

DNA 1953’te keşfedildi. Yani Darwin’in tezlerinden yaklaşık yüz yıl sonra. DNA’nın yapısı, kendisini çoğaltma yetisi ve fonksiyonlarıyla ilgili bilimsel bilgiler Darwin’in evrim teorisinin geçerliğini kanıtlamış oldu.

Darwin “Türlerin Kökeni” adlı kitabında (1859) insanın hayvanlar dünyasının bir parçası olduğunu ve tıpkı diğer türler gibi değişim geçirdiğini anlatmıştı.  

Bilimsel, dini ve politik açıdan çok hassas bir konu olduğu için insanın maymunlarla aynı türden geldiğine şöyle bir değinip geçmişti. Bunu daha açık olarak 1871’deki “İnsanın Türeyişi” adlı kitabında yazacaktı.

Kilisenin bu konudaki görüşü çok netti: Dünya 6000 yıl önce yaratılmıştı ve değişim diye bir şey söz konusu değildi. Darwin ise dünyanın yaşını 300 milyon yıl olarak hesaplamıştı. Bugün biliniyor ki, dünya 4,6 milyar yıldır var. 

(Geçmişte yaşamış ve bugün var olmayan türlerin fosilleri, yeryüzünde gelişim ve değişimin olduğunu kanıtlayınca kilise buna karşı argüman olarak bu türlerin büyük tufanda, yani 6000 yıl önce yok olduğunu söylemiş. Jeologlar daha eski fosiller buldukça kilise de yaratılış öyküsünü bir o kadar daha geriden başlatmış. Bunun böylece sürüp gittiği ve sonunda kilisenin geriye doğru 27 tufan “yarattığı” rivayet olunur).

1870’lerin tutucu Viktoryan İngiltere’sinde Darwin’in teorisine çok saldırıldığı biliniyor. Soylu bir hanım şöyle demiş: “Ne? Maymunlardan mı geliyoruz? Aman kardeş, Tanrı’ya dua edelim ki bu doğru olmasın. Yine de doğruysa, umalım ki, kimsenin kulağına gitmesin”.

Türlerin Kökeni’nin yayımlanışından bir yıl sonra Oxford’da British Association’ın düzenlediği bir toplantıda piskopos ve doğa bilimcisi Samuel Wilberforce ile Darwin’in sadık dostu biyolog T.H.Huxley karşı karşıya gelirler. 

Piskopos rakibine alaycı bir edayla sorar: “Beyefendi ana tarafından mı, yoksa baba tarafından mı maymun acaba?”

Huxley yanıtlar: “Zekasını bilimsel doğrularla dalga geçmek için kullanan bir piskopos yerine sünepe bir maymunun atam olmasını yeğlerim”. 

Darwin kiliseyle tartışmaktan hep kaçındı. Sanıldığı gibi ateist değil, agnostik idi. 

Evrim teorisi bugün başta Vatikan olmak üzere birçok dini kurum tarafından kabul ediliyor. Ancak doğal seçilimin arkasında Tanrı’nın olduğunu kabul etmek şartıyla.

Hawking evrim teorisine yeni bir boyut getiriyor ve dilin doğuşu ve gelişiminin biyolojik evrim kadar önemli olduğunu vurguluyor. Özellikle yazılı dilin: “Son 10.000 yılda genlerde depolanan bilgi biyolojik evrim nedeniyle bazı küçük değişimlerden geçmiştir. Ancak dil aracılığıyla (kitaplar ve diğer biriktirme yöntemleri) kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi milyarlarca kat artmıştır”.  

İnsanın evrimi 3,5 milyar yıllık Darwinist açıklamadan sonra şimdi başka bir aşamaya gelmiştir, diyor Hawking. Artık kuşaktan kuşağa içsel (genetik) bilgi aktarımının yanı sıra dışsal (yazı, vb) bilgi aktarımı da söz konusudur.

Hawking “Yalnızca genlerden oluşmuyoruz” diyor. “Taş Devri’ndeki atalarımızdan daha güçlü ve zeki değiliz belki. Ama bizi onlardan ayıran şey son 10.000 yılda, özellikle de son 300 yılda kümülatif olarak artırdığımız bilgidir”. 

Ancak bu kadar bilginin yarattığı sınırlamalar ve hatta tehliklerle de karşı karşıya olduğumuzu belirtiyor: “Bugün hâlâ Taş Devri’nde sahip olduğumuz içgüdülere ve saldırgan reflekslere sahibiz. Diğer erkeklere hükmetmek ya da öldürmek, karılarına el koymak bugüne kadar hayatta kalmak için kesin bir avantaj sağlamıştır. Ama aynı içgüdü ve refleksler gelecekte bütün insanlığı yok edecek bir potansiyeli de taşıyor (atom savaşı, genetik manipülasyonlu virüs salgınları)”.

Hawking devam ediyor: “Darwin’in Evrim Teoirisi’nin bizi daha zeki kılmasını ve karakterimizi iyileştirmesini beklemeye zamanımız yok. Şimdi ‘kendini biçimlendiren evrim’ haritasını çıkardık, yani hayatın kitabını okuduk. Artık bu kitabın satırlarını değiştirme olanağımız var. Başlangıç olarak hastalıklara neden olan basit genetik hataları düzeltebiliriz. İnsanlığın gelecek asırda zekanın nasıl iyileştirileceğini ve içgüdülerin nasıl değiştirileceğini keşfedeceğinden hiç şüphem yok.

“Gen manipülasyonuna karşı yasalar çıkartılacaktır. Ancak belleğini güçlendirecek, hastalıklara karşı direncini artıracak ve hayatını uzatacak genetik düzeltmeleri yapmak isteyenler de çıkacaktır. Bu süper insanlar aynı olanaklara sahip olmayanları elimine etmek, hatta yok etmek gibi bir tehlike oluşturabileceklerdir. İleride kendini sürekli daha iyiye doğru formatlayan bu insanlar arasında hızı giderek yükselen büyük bir rekabete tanık olabileceğiz.  

“İnsanlık kendi türünün yok olması riskini azaltmak ya da bu riski tümden ortadan kaldırmak için kendisini formatlamayı gerçekten başarırsa, diğer gezegen ve yıldızları kolonileştirebilecektir... Rölativite Teorisi’ne göre, eğer insan ışıktan daha hızlı yolculuk edebilirse, geçmiş zamana doğru da gidebilir. Bu da geçmişini değiştirmek için yola çıkanlar için sorunlar yaratacaktır”.

Yalnızca onlar için mi? Bu teze göre geçmişe gidip ana ve babasının evlenmesini engellemek isteyenlerden, yıllar önceki alacaklısının gırtlağına basmak için can atanlara, ataları arasındaki hırsız, katil, pedofil, dolandırıcı olan bilumum “ayıplı” zevatı temizlemek isteyenlere kadar birçok insan geçmişin yollarına dökülebilir.

Sonra ne olacak? 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.