İnsan hakları ihlâlcisi devletin yurttaşı olmayı dert edinmemeli miyiz? - Mustafa Erdoğan*

Nihayet beklenen oldu, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 30 Kasım-2 Aralık toplantısında ’’Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’’nin Osman Kavala hakkındaki kararının gereğini yerine getirmediği için Türkiye hakkında Sözleşme’nin 46. maddesinde öngörülen ‘’ihlâl prosedürü’’nü işletme kararı aldı.  Komite toplantının sona ermesini izleyen 3 Aralık günü bu konuda Türkiye’ye resmî bir bildirimde de bulundu. Avrupa Konseyi’nin web sayfasında yayımlanan bu bildirimde özetle şöyle deniyor:

AİHS’nin 46. maddesine göre, Avrupa Konseyi üye devletleri AİHM’in kararlarını yerine getirmekle yükümlüdürler. Bu arada, Sözleşme’nin 46/4. maddesi de Bakanlar Komitesi’ne bir devletin Mahkeme’nin bir hükmünü infaz etme yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği sorununu Mahkeme’ye havale etme imkânı tanımaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Aralık 2019’da Mr. Kavala’nın suç işlediğine dair yeterli delil olmaksızın tutuklandığına karar vermişti. Mahkeme’nin tespitine göre, Mr. Kavala’nın gözaltına alınması ve yargılama öncesi tutuklanması onu susturmak ve diğer insan hakları savunucularını caydırmak gibi gizli bir amaç güdüyordu (Bu arada Türk Anayasa Mahkemesi de Kavala’nın başvurusunu inceleme işini ağırdan almıştı.) AİHM bu nedenle başvurucunun tutukluluğuna son vermek ve onun derhal serbest kalmasını sağlamak için Türk hükûmetinin her tedbiri alması gerektiğine hükmetmişti.

Mahkemenin hükmünün Mayıs 2020’de kesinleşmesiyle birlikte dava, hükmün infazını denetlemesi için Bakanlar Komitesi’ne geçmiştir. Komite 3 Aralık’ta aldığı bir geçici kararda, önceki sekiz kararını ve bir geçici kararını hatırlatarak, Türk makamlarını hem başvurucunun hemen serbest bırakılmasını, hem de kendisine karşı işletilen yargı sürecinin sonlandırılmasını sağlamaya çağırmıştır.

Bakanlar Komitesi’ne göre, başvurucunun hemen serbest bırakılmasını sağlamamakla Türkiye bu davada Mahkeme’nin kesin hükmüne uymayı reddetmiştir. Bundan dolayı Komite sorunu 2 Şubat 2022’deki toplantısında Mahkeme’ye havale etme niyetini Türkiye’ye bildirmiş olup, ondan bu konudaki görüşünü en geç 19 Ocağa kadar sunmasını talep etmektedir.

Hatırlanacağı gibi, Avrupa Konseyi daha önce birkaç defa Türkiye’ye uyarıda bulunmuş, en son Bakanlar Komitesi geçen Haziran’da yaptığı toplantıda Türkiye’ye AİHM’in Kavala kararının gereğini yapması için 30 Eylül’e kadar süre vermiş, aksi halde ‘’ihlâl prosedürü’’nü başlatacağını bildirmişti. Bilindiği gibi, bu sürecin sonunda Türkiye Avrupa Konseyi içinde oy hakkına kısıtlama getirilmesi ve hatta Konsey’den çıkarılma gibi ciddî müeyyidelerle karşılaşabilir.

Şimdi, öyle anlaşılıyor ki, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin kendisi de Türkiye’ye müeyyide uygulanmasıyla sonuçlanabilecek olan bu ‘’ihlâl prosedürü’’nü işletme meselesini ağırdan almaktadır. Bakanlar Komitesi’nin –aslında bizatihi Avrupa Konseyi’nin- bu tutumunun arkasında Türkiye’nin Avrupa’nın (ve ABD’nin) gayet ‘’hatırlı’’ bir savunma ve güvenlik partneri olduğu ve bu arada Avrupa’ya kitlesel mülteci akışını frenleyen bir politika takip ediyor olduğu gerçeği yatıyor olabilir. Yani, ‘’medenî dünya’’nın Türkiye’yi kolayca gözden çıkarmamasının kendince haklı nedenleri var görünmektedir.

Fakat kanaatimce bu durumun yine de Türkiye’yi rahatlatmaması gerekir. Çünkü, sistemik ve sistematik insan hakları ihlâllerine devam ettiği sürece, Batı dünyasının Türkiye’ye gösterdiği toleransın bir sınırının olmadığını düşünmek te pek akıllıca olmayabilir. Bu sistemik ve sistematik ihlâller serisinin Türkiye için sorun yaratmaya devam edeceğinin bir işaretini Bakanlar Komitesi’nin aynı toplantıda Selâhattin Demirtaş’la ilgili olarak aldığı kararda bulabiliriz. Bu kararda da Selâhattin Demirtaş’ın da AİHM’in kararı gereği derhal serbest bırakılması şiddetle tavsiye edilmekte ve bu konudaki gelişmelerin Mart 2022’deki toplantıda ele alınacağı belirtilmektedir. Bu karar Türkiye hakkında başlatılması muhtemel başka ‘’ihlâl prosedürü’’ kararlarının habercisi olabilir.

Bu arada, Dışişleri Bakanlığı’nın Bakanlar Komitesi’nin Kavala kararına tepki olarak yaptığı ve Avrupa Konseyi kurumlarını suçlayan açıklama, ne yazık ki Türkiye hükûmetinin durumun ciddiyetinin farkında olmadığını düşündürmektedir. Zaten her alanda üstesinden gelinmesi neredeyse imkânsız olan sorunlarla boğuşmak zorunda olan Türkiye’nin bir de Batı dünyasıyla ilişkilerinin bozulmasını kaldıracak durumu yoktur. Kaldı ki, Avrupa Konseyi’nin insan hakları meselesinde duyarlı davranmayan başka üye ülkeler hakkında, ihlâllerin sistematik ve daimî bir hal alması halinde Türkiye’ye yaptığına benzer bir tutum almayacağından emin olunamayacağı gibi, Türkiye ‘’ihlâlci olan sadece ben değilim’’ demekle de kendisini temize çıkaramaz.  

Öyle veya böyle, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Kavala davasıyla ilgili kararının işaret ettiği sorun, sadece insan haklarına riayet konusundaki uluslararası taahhütlerine bağlılığının samimiyet ve güvenirliğinin ciddî olarak sorgulanmasına yol açması bakımından Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle ve Birlik ülkeleriyle ilişkilerini olumsuz olarak etkileyebilecek bir dış politika veya diplomasi meselesinden ibaret değildir.

Bu aynı zamanda Türkiye için ciddî bir rejim sorununa da işaret etmektedir, anayasal temeli olan bir rejim sorununa. Nitekim bizzat Anayasası Türkiye Cumhuriyetini ‘’insan haklarına saygılı… bir hukuk devleti’’ (m. 2) olarak ve ‘’insan haklarına dayanan demokratik… Cumhuriyet’’ (m. 14) olarak tanımlamaktadır. Burada mesele artık Batılılardan önce biz Türkiye vatandaşlarını ilgilendirmektedir.

Peki biz bunu sineye çekebilecek miyiz?.. 


*Bu yazı, Diyalog gazetesinden alınmıştır

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.